SÜMER – AKAD, ELAM DEVLETLERİ — ASURLULAR — SÜMER MEDENİYETİ
V. KALDE, ELAM VE ASUR
- MEMLEKET
Kalde, Asur, Elam ülkeleri; doğuda İran dağlarının batı meyilleri, kuzeyde Anadolu dağlarının güney etekleri, batı ve güneyde Arabistan çölleri ve Basra Körfezi sınırlarıyla çevrilen bölge içindedir. Bu bölge dahilinde, doğu Anadolu dağlarından kaynaklarını alan ve güneydoğu doğrultusunda hemen hemen birbirine paralel akan iki büyük nehir vardır. Bunlardan biri Dicle’dir. Bu nehir, Ergani Madeni kuzeyindeki dağlardan gelir; Diyarbakır’dan geçtikten sonra Siirt güneyine kadar doğuya gider; bu sahada özellikle kuzeyden gelen birtakım suları alır, sonra güneydoğuya yönelerek genel olarak İran dağları batı silsilesine paralel olarak akar; Cizre, Musul, Bağdat şehirlerinden geçtikten sonra Basra kuzeyinde Fırat ile birleşir ve ondan sonra Şattülarap adını alır ve Basra Körfezi’ne dökülür. Dicle’ye belli başlı, Musul’dan sonra doğudan Büyük ve Küçük Zap, Bağdat güneyi yakınında Diyala ve Basra’dan sonra da Karkheh (Kerka) nehirleri dökülür. Dicle’nin uzunluğu 1500 kilometre kadardır. Suyu çoktur. Çok hızlı akar. Yatağı derin ve kenarları dik ve dayanıklıdır. Dicle’nin ilk ve asıl adı Dikle’dir.
KALDE, ELAM VE ASUR
İkincisi Fırat’tır[]. Bu nehir, Erzurum kuzey dağlarından çıkar; önce Eğin civarlarına kadar batıya ve sonra güneye akar ve Van gölü ile Ağrı (Ararat) arasındaki kaynaklardan çıkıp batıya giden diğer bir kolla birleştikten sonra Harput ile Malatya arasında birçok kıvrıntılarla güneye ve ondan sonra Birecik, Cerablus’tan güneye, sonra güneydoğuya döner; gittikçe ve Bağdat hizasında en çok Dicle’ye yaklaştıktan sonra tekrar batıya doğru bir kavis çizerek uzaklaşır ve nihayet Basra kuzeyinde Şattülarap’a dahil olur. Tarihten önceki devirlerde ve hatta İskender zamanında bu iki nehir ayrı ayrı Basra Körfezi’ne dökülürlerdi ve deniz de şimdi olduğundan 200 kilometre içerideydi. Sonradan iki nehrin getirdiği çamurlarla doldu. Fırat yatağının döküldüğü kısmın doğusundaki arazi de bataklıktı. Fırat’ın uzunluğu 2000 kilometredir. Suyu Dicle’den iki kat azdır. Yatağı derin değildir. Kenarları mukavemetsizdir. Taşkın zamanında kolaylıkla etrafa yayılır. Her sene kaynaklarındaki dağlarda karlar eriyince —nisan ve mayısta— bu nehirler kendi hallerine bırakıldığı takdirde aniden taşar, bütün memleketi sağlığa elverişsiz ve yararlanılamaz bataklıklar haline getirir. Bundan dolayı bu nehirleri yararlı bir hale getirmek için orada yaşayan insanlar, nehirlerin kenarlarında setler meydana getirmeye ve birçok sulama kanalı yapmaya mecburdurlar. Dicle ve Fırat’ın suladığı saha düzdür. Bu vahanın doğuya ve kuzeye doğru uzanan sahaları yüksek İran ve Anadolu dağlarına kadar dalgalıdır. Bahsettiğimiz bölgenin iklimi çok çeşitlidir. Kış, özellikle dağlık bölgelerde serttir. Yazın da yakıcı, kurutucu sıcaklar olur. Toprağın kurumasına, nehirlerin kanallarla akıtılan suları ile engel olunur. Eski halk, daha çok güneybatıdan gelen ve çekirge getiren rüzgarlardan korkarlardı. Onlarda “kötü ruh” hurafesini yaratan bu rüzgardır. Yukarıda saydığımız üç ülkeden Kalde, Dicle ve Fırat nehirlerinin güney kısımları üzerindedir. Basra Körfezi’nden Bağdat kuzeyine kadar iki nehrin havzalarından ibaret ve bu nehirlerin getirdiği alüvyondan oluşmuş son derece verimli bir bölgedir. Asur bölgesi kuzeydedir; şimdiki Musul civarıdır. Elam, Kalde’nin doğusundadır; Karun nehri havzasını da içerir. Bu memleketlerde nehirler arasındaki vaha şaşılacak derecede verimliydi. Her şeyden önce tahıl bölgesidir. Orada doğal olarak kendiliğinden otlar gibi yetişen buğday ve arpaya rastlanırdı. Darı ile susam adeta fidan halinde yetişirdi. Portakal ve diğer meyve ağaçları ve özellikle nehirler ve kanallar boyunca hurma ağaçları yetişirdi. Hurma ağaçları, çeşitli gıdalardan başka kumaş üretimine kadar halkın bütün ihtiyaçlarına yeterdi. Otlaklarda iri sığır ve koyun sürüleri otlardı. Nehirlerin kenarlarında kaz ve ördek sürüleri uçardı. Nehirler sazan balıklarıyla doluydu. Yabani hayvanlar arasında yaban eşeği, manda ve aslan bulunurdu. Ülkede inşaat için taş yoktu. Çok ince kil vardı. Kerpiç ve tuğla yapılırdı. Toprak altında zift bulunurdu. [] Bazı tarihçiler (Ok) anlamına gelen (Digle)’dir diyorlar. Avrupalılar Tigre, Samiler Dicle yapmışlar. Bazı tarihçiler Akadlıların Diklat dediklerini beyan ederler. Fırat’ın eski adı (Sel) anlamına gelen (Burat)’tır. [**] Dicle ve Fırat nehirlerinin doğrudan doğruya —Anadolu dağlarının güney eteklerinden itibaren— arasında kalan uzun, dar ve düz bölgeye Araplar (Beynennehreyn, Elcezire, Irak), eski Yunanlılar (Mezopotamya) demişlerdir.
- AHÂLİ
Tarihten önceki zamanlarda, henüz bu bahsettiğimiz ülkeler insandan yoksun, yabani hayvanlar ve bitkilerle dolu olduğu dönemlerde buraya birtakım kabileler gelip yerleştiler. Bu ülkelerin otokton (yerli) halkı oldular. Bu kabileler taşı ve bakırı işlemeyi çok erkenden, geldikleri yerlerde öğrenmişlerdi. Bu kabilelerin buralara yerleşmeleri milattan önce 7000 yılı olarak tahmin edilebilir. Bütün insanlığa ilk tarihi dönemlerden birini açan bu kavimlerdir. Bunların tarihleri, en ihtiyatlı bir hesapla (M.Ö.) 6-7 bin yıldan öncesine dayanır. Mısır tarihi bunların tarihinden sonradır. Bu tarih döneminin başlangıcından itibaren üç kavim —ikisi Kalde ve biri Elam ülkelerinde olmak üzere— birbirleriyle temas halinde görülürler. Bunlardan Sümerler Kalde’nin güney kısmında, Sümer bölgesinde; Akad adını alanlar ise Kalde’nin kuzey kısmında, Akad denilen bölgede yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu kavimler Kalde’ye sadece “Kalam” derlerdi. En eski belgelerde bu böyledir. Elamlar, Kalam’ın doğusunda kendi adlarını verdikleri bölgede yerleşmişlerdi. Bu üç kavim, Baykal ile Balkaş gölleri arasındaki yörelerden gelmiş Türk kabileleridir. (M.Ö. 2100) Babil etrafında görülen Samiler ile Kuşluları ve bir de bunların serserilerinin kuzeye kaçıp Ninova etrafında yerleşen ve milattan 1300 yıl önce güç kazanan Asurluları eski Türk kabileleriyle karıştırmamalıdır. Babilliler ile Asurluların tarihleri, tarih içinde tarihtir. Örneklerini çok göreceğiz. Gerçekten de Türkler daha bu bölgelere gelmeden önce zaten yüksek bir kültüre sahiptiler. Bunların uygar bir yaşam sürdürdükleri, şehirlerde oturmuş oldukları şüphesizdir. Madencilikte çeşitli sanatlara sahip, gelişmiş bir toplum olduğu ortaya çıkmıştır. Sümerlerin ve Akadlıların medeniyetleri, daha milattan 5000 yıl önce büyük bir refah ve gelişme halinde ortaya çıktı. Sümerler, daha o zamanlarda çiftçilerden, tüccarlardan, her türlü zanaatkardan oluşan bir toplumdu[]. Bu kavimler daha ilk geldikleri zaman nehirlerin taşkınlarından korunmak için şehirlerini bizzat yaptıkları yapay tepeler üzerine kurdular. Tuğladan evler, tapınaklar ve saraylar inşa ettiler. Sürülerle sığırları, atları, koyunları, keçileri vardı. Tarımı ve tarlaları sulamayı bilirlerdi. Kanallar kazar ve sulama makineleri yaparlardı. Demiri, gümüşü işlerler ve madeni silahlar imal ederlerdi. Heykeltıraşlıkları henüz pek sanatsal olmayıp basitti. Fakat yazıları büyük bir gelişmenin tanığıdır. Bu yazı, daha o zamanda bile yalnız resim yazısı değildi; düşünceleri ifade eden seslere karşılık fonetik (sesçil) işaretler de vardı. Sümerler milattan en az 7000 yıl öncesinden beri yazıyı icat etmiş bulunuyorlardı[]. Akadlıların da Orta Asya’dan gelmiş, Medler, Elamlar, Sümerler ile akraba bir Türk kavmi olduğu bilinmektedir[]. Bu kavmi aynı bölgeye Arabistan’dan gelen Samilerle karıştırmamak gerekir. Gerçi Sümerlilerle Akadlıların birlikte mi yoksa ayrı ayrı mı geldikleri hakkında henüz bilgimiz yoktur. Fakat şurası kesindir ki bu iki kabilenin hemen daima adları yan yana anılmış ve Elamlar da dahil olduğu halde bir konfederasyon halinde yaşamış oldukları görülmüştür. Elamlar dahi Sümerler gibi ve belki aynı kitle içinde Orta Asya’dan gelmiş Türklerdir. Bunlar Sami dünyasından kesinlikle ayrı ve uzaktır. Dilleri Türkçe idi. Bir kısım yazılı anıtlar bunu doğrulamaktadır[]. Elamlar, Sümerler gibi Babillilerden çok daha eski devirlerde büyük bir medeniyet geliştirmişlerdir. Elamlar milattan 2300 yıl öncesinde fetihlerini uzak diyarlara kadar götürmüşlerdir. Bunların merkezi olan Susa şehrinde topraklar…
[] A. Moret et Davy, Des Clans Aux Empires.
[] De Laporte, La Mésopotamie. [*] François le Normant, Histoire Ancienne de l’Orient.
ARKEOLOJİ KEŞİFLERİ
altında çıkarılan hendesî (geometrik) şekilde tezyinatlı (süslemeli) levha ve cilalı taştan eşya ve sert taştan vazolar, silahlar ve bakır kaplar; kezalik (aynı şekilde) Susa’nın 170 kilometre batısındaki mahalde çakmak taşından ve cam taşından (obsidyen) silahlar ve muhtelif çanak çömlek, Elamlar hakkında söylediklerimizi teyit eder. Anlaşılmıştır ki, Ur, Uruk, Nippur ve daha birçok büyük Türk şehirleri Babil ve Ninova’dan çok daha eski bir tarihî kıdeme sahiptirler.
- ARKEOLOJİ KEŞİFLERİ
XIX. asrın ortalarına kadar bütün bu söylediğimiz gerçekler, henüz toprakların altında gizlenmiş bir halde bulunuyordu. Yalnız Yahudilerin kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddes’te Babillilerin ve Ninovalıların Yahudilerle olan ilişkilerinden bahsedilirdi. Diğer taraftan Herodot gibi Yunan seyyahları bu ülkeler hakkında bazı ayrıntılar veriyorlardı. Fakat bu ülkenin otokton (yerli) halkının yazıları okunamıyordu. Bundan başka, tarihî metinlerin birçoğu harabeler altında topraklara gömülmüş bulunuyordu. Bazı tarihçiler, güya Ninova’nın kurucusu Ninus’a ve güya Babil’i inşa eden karısı Semiramis’e ve feci bir şekilde Ninova’nın enkazı içinde ölmüş gibi gösterilen sefih Sardanapal’a atfen hurafeler nakletmekte ısrar edip duruyorlardı. On dokuzuncu asrın ortalarından beri Fransız, İngiliz, Alman ve Amerikan keşif heyetlerinin araştırma ve incelemeleri, ilk medeniyet kurucularını bilim alemine tanıtmaya başladı. Özellikle bu eski dünya insanlarının yazılarını okumak önemli oldu; hakiki tarih mezardan çıkıyordu. Bulunan yazı da Sümerlerin yazısıdır; dil de Türk dilidir. Bu yazı çivi yazısıdır (Cuneiforme). Bu ülkelere sonradan gelen Samiler aynı yazıyı almışlardır. Zaten bütün Ön Asya’da milattan önce 1200 yılına kadar başka yazı yoktu; o tarihte Fenike alfabesi icat olundu. - İLK MEDENİYETLERİN BANİSİ (KURUCUSU)
Bu Türk medeniyetinin keşfolunduğu sahanın sınırlarında ve bu sınırların gerilerinde dikkatimizi gezdirecek olursak, bu medeniyetin ilk beşiği ve kaynağı olan Orta Asya’dan sonra, birbiriyle az çok zaman aralığıyla gelişmiş olan şu medeniyetleri görürüz: Mısır, Adalar Denizi (Ege) havzası, Anadolu’da Hititler (Etiler), Hazar Denizi güneyinde Medler ve onun da güneyinde İranlılar medeniyetleri… Bütün bu medeniyetlerin kurucularının kim olduğunu anlamak için bir an sözü tarihçi Justinus’a bırakalım. Miladın ikinci asrında yaşamış olan bu Latin tarihçisi diyor ki: “Bütün milletlerin hakimiyetinden önce Ön Asya baştan başa 15 asır süreyle, en eski ve Mısırlılardan da eski bir millet olan İskitlerin (Çitlerin) hakimiyeti altında kaldı.” Trogus Pompeius’un da Asya kaynaklı rivayetlerden çıkardığı aynı bilgi, bugün bilimin yeni keşifleriyle doğrulanmış ve sağlam delillere dayanan bir gerçek haline gelmiştir.
SÜMER – AKAD – ELAM DEVLETLERİ
Asur ülkesine ait incelemelerin ortaya koyduğu en önemli ve hiç beklenmeyen sonuç, eskilerin Scythes (İskitler) dedikleri insan kitlelerinin bütün Ön Asya üzerinde Ari ve Samilerden önce ulaştıkları gelişme düzeyinin ve dünyadaki bu kısmındaki ilk medeniyetlerin doğuşunda en fazla paya ve konuma sahip olduklarının ortaya çıkarılmış olmasıdır. Eskilerin belirsiz şekilde Turani dedikleri İskitler, Altay ırkı ailesine mensupturlar[]. [] François le Normant, Histoire Ancienne de l’Orient. - SÜMER – AKAT – ELAM DEVLETLERİ
Sümerlilerin, Akadlıların ve Elamlıların teşkil ettikleri devletler muhtelif tarihî şekil ve mahiyet arzederler. Bunların teşkilât-ı siyasiyeleriyle, Altaylarda, tarihin malûm olan ilk Türk tarzı hükümetleri arasında büyük bir benzeyiş vardır. Denilebilir ki, Türklerin ilk hükümet sistemleri, muayyen hudutlar dahilinde müşterek ülkede, muhtariyet ve hattâ istiklâl sahibi siteler veya kabileler halinde toplanmış grupların konfederasyon teşkil etmeleridir. Her sitenin bir reisi olduğu gibi bunların üstünde her konfederasyonda da bir reis bulunur. Umumun riyasetine geçen reis icabında tebdil olunup diğer bir site veya kabile reisi onun yerine geçer. Kalde ve Elam’da Siyasî Teşkilât, dinî teşkilâtla birleşmiş gibi görülüyor. orada birer de site ilâhı bulunurdu. Site kralı, site allahının vekâletini de haiz olurdu. Kralların, bilhassa heyet-i umumiyesinin başına geçenlerin, mabut yerine kendini ikame etmesi veya bütün siteler allahlarını bertaraf ederek bütün siteleri kendi mabudu olan allahın emrine itaata mecbur tutması veya onun vekili sıfatıyla kendine mutlak bir surette inkiyat talep etmesi devirleri Samîler zamanında başlar. Siteler, şundan ibaretti: Her cemaat, kendi ilâhı için bir mabet, kral için bir saray ve çiftçi, çoban yahut tüccar, san’atkâr ve saire halk için meskenler yapardı ve bunların heyet-i umumiyesini suhuletle muhafaza altında bulundurmak için etrafa bir sur inşa olunurdu. Kalde ve Elam’da, daha tarihlerinin mebdeinde birçok siteler yapılmıştır. Fakat bunların hemen kâffesi topraklara gömülmüş bir haldedir. Ancak son zamanlardadır ki, izleri bulunup birer birer meydana çıkarılmağa başlanmıştır. Şimdiye kadar malûm olmuş bulunan ve kral şehri dedikleri siteler on bir tanedir. Bu şehirlerden üçü Uruk, Ur[], Adab olmak üzere Sümer’dedir. Dördü; Kiş, Aksak, Opis, İsin olmak üzere Akad’da. Biri, Mari olmak üzere ayrıca Orta Fırat üzerinde. Biri de Dicle’nin membalarına yakın taraflarda Gutium. İkisi de Elam’da, Sus’tan başka olarak Avan ve Hamazi. Bu şehirlerden maada Allah Enlil’in mabedi olan Nippur; Kezalik Sümer’de Lagaş (Tello). Daha bir takım şehirlerle beraber, diğer yerleri tayin edilmeksizin sayılan bir takım büyük şehirler de vardır. Kral şehri denilen büyük şehirler yekdiğerini müteakip gelen müteaddit sülâlelere payitaht ol— [] Ur, Türkçe hendek veya hendekle çevrilmiş kale demektir.
SÜMER – AKAD – ELAM DEVLETLERİ
Bu kadar dar bir bölgede başkent olabilecek bu kadar çok şehrin yapılmış olması ve muhtelif kralların başkent değiştirmeleri; bu devletin idarî, malî ve askerî intizam ile kaynaklara sahip ve yüksek bir medeniyete sahip bulunduğuna delalet eder. Bu tarz siyasî teşekkül, iki zıt amilin tesiri altında mütalaa ve izah olunabilir: Her şeyden önce, her cemaat hürriyetlerine sahip kalmayı esas tutuyordu. Diğer taraftan da özellikle yaşadıkları memleketin tabiatı, müşterek ve sıkı çalışmayı talep ediyordu. Çünkü Dicle veya Fırat bir yerinden taştığı zaman, yalnız bir kişinin veya bir sitenin arazisini su altında bırakmakla kalmayacaktı. Binaenaleyh bu hükümet prensibi; Kalde ve Elam Türklerinin hür, medenî ve çalışkan tabiatlarına uygun geliyordu. Bunların böyle bir sistem dahilinde çalışmaları sayesinde memleket fevkalade mamur, müzeyyen ve zengin oldu. Her tarafta şehirler yapıldı. Meyve ağaçları, hurma ağaçları, bağlar, bahçeler, mahsuldar tarlalar memleketi tezyin ediyor ve servet getiriyor, sanayi zenginleşiyordu. Şehirlerin mağazalarına ve mabetlerine hazineler yığılıyordu. Mezopotamya bahçesi milattan 5000-4000 sene önce batıda çölün kumları ve doğunun sert dağları arasında nazarları bir cennet cazibesiyle kamaştırıyordu. Bu bahçe bütün tarihi esnasında çiğnenmek felaketinden masun kalmayacaktır. Umumî tehlikenin henüz pek az hissolunduğu devirlerde Elam, Sümer ve Akadlılar birbirine tamamen tabi olmaktan ziyade her biri kendi dairesi dahilinde hemen ayrı bir siyasî mevcudiyet teşkil ediyorlardı. Fakat gittikçe daha ziyade hissolunmaya başlayan tehlike, reislere sağlam bir ittifak lüzumunu ihtar etti. Bunun neticesinde kuvvetlerini komşularına tanıttırmak ve iktisadî ve fikrî kabiliyetlerinin daha parlak bir surette inkişafını temin etmek maksadıyla müşterek bir devlet kurdular. Bu devreye kadar Sümer, Akad ve Elamlılardan her birinin kendi içlerinden çıkmış sülaleleri vardı. Bundan sonra bir idareye tabi olacaklardı. Yeni idarenin siyasî mahiyeti böyle olmakla beraber, malum olan on bir krallık şehri yine ayrı ayrı istiklallerini muhafaza etmekte addolunuyordu. İşte bu siyasî teşekkülün şu hususiyetinden dolayı, Samilerin iktidara geçtikleri zamana kadar (m.ö. 2225 senesi), krallık şehri olan sitelerden hiçbiri daimî olarak başkent olma rolünde ısrar etmedi. Bu hususta tefevvuk münavebe ile:
• 3 defa Sümerlilere,
• 4 defa Akadlara,
• 2 defa Elamlara,
• 1 defa Mari Sitesine ve
• 1 defa da kuzeyde Gutiyumlulara geçti.
Bunu da ilave etmeliyiz ki, Lagaş gibi sülale yetiştirmiş olan sitelilerin heyet-i umumiyeye kumanda etmesi gibi ahval dahi vaki olmuştur. Bu hal, siyasî birliğin idamesiyle beraber bir sitenin kendi lehine olarak vahdeti merkezileştirmediğini, genel olarak kuvvetler arasında asırlarca süren bir dengenin devam ettiğini gösterir. Burada şunu da söylemek lazımdır ki, kuvvet ve vahdeti elinde tuttuğu kabul olunan bir Allah vardı. Krallık şehri olmayan Nippur’da oturan bu Allah, Kalde’nin birinci dinî kuvveti olan Enlil idi. İktidar mevkiine geçen hangi sülale olursa olsun, kralı seçen ve ona yeryüzünde kendi vekalet salahiyetini veren Enlil idi. Enlil; harp ilan eder, ittifak ve muahede akdeder, kanunları ilham eder ve bunu yalnız Kalde ve Elam için değil, bilahare Kalde kuzey bölgesine gelip sokulmuş olan Samiler için de yapardı. İhtimal ki bu Nippur ve Enlil, birinci Kiş ve birinci Uruk sülalelerinden beri mevcuttur. - KALDE’DE DAHİLÎ REKABETLER VE MÜCADELELER
Sümer şehirlerinden birinin kralı teferrüt (tek başına egemen olma) sevdasına kalktı. Komşularına saldırdı ve güya Allah Enlil’den Sümer, Akad ve Elam memleketlerini zaptı altına geçirme iradesini almıştı (m.ö. 3050). Bu adamın torunu aynı harekete devam etti. Diğerleri bunun üzerine yürüdü. Bu suretle devletin inzibatına halel, kuvvetine zaaf geldi. Bu vaziyetten istifade eden Agadeli Sargon namında bir zat ortaya çıkarak m.ö. 2850 tarihlerine doğru Kalde’de bir imparatorluk teşkil etti. Kalde’ye kamilen hakim olduktan sonra Amanos, Toros ve Suriye istikametlerinde istilalar yaptı. Elamlar artık yalnız başlarına istiklallerini muhafaza ediyorlardı. Sargon’un ahfadı imparatorluğun kuvvetlenmesine çalıştılar. Acem Körfezi’nde büyük donanma yaptılar. Doğudan İran’a (Acemistan), kuzeyden Anadolu’ya sarktılar. Batıdan Akdeniz sahillerine kadar ilerlediler ve Fenike’de tesis ettiler. Eskiden beri Mısır ile mevcut olan münasebetler ziyadeleşti. Bu yüzden bir takım Mısır fikir ve felsefeleri Kalde’ye geçti. Ezcümle, Kalde hükümdarları o zamana kadar mabetlerde kapalı duran mabutların yerine, Firavunları takliden kendilerini ikame ettiler. İnsanları kendilerine taptırdılar. Bundan sonradır ki Sümerliler isyan ettiler. Bunun neticesi olarak (m.ö. 2648–2623 arasında) Sargon hanedanı yerine geçtiler. Bu, Sümerlerin dördüncü Uruk hanedanı idi. Anlaşılıyor ki bunlardan daha önce üç Ur veya Uruk hanedanı geçmiştir. İlk hükümdarlarının ismi Urkhom’dur. Ur şehrini bu kral inşa ettirmiştir. Şehri muhteşem abidelerle süsledi. Kapıları tunçtan bir mabet ile yüksek bir ehram bu nevi abideler cümlesindendir[]. Bu dördüncü Sümer sülalesinden sonra memlekete yabancı bir sülale gelip hakim oluyor. Bu yeni sülale Dicle’nin doğusundan, Hazar Denizi civarından geliyordu. Bu hadiseden sonra (m.ö. 2622–2598) Mezopotamya’nın kuzeydoğu bölgelerinden bir muhaceretin gelmiş olduğu anlaşılıyor. Kalde’yi işgal eden yabancı sülale icra-yı hükümet ettiği bir asır zarfında Mısır’ın firavunları karadan ve denizden bunların aleyhine sefer icra eylediler. 120 sene hükümran olduktan sonra Sümerlerin isyanı üzerine (m.ö. 2497–2475) memleketten çıkarıldılar. Yeniden mevki-i iktidara gelen Sümer kralları bir taraftan Filistin’e hareket yaptılar, diğer taraftan eski müttefik ve ırkdaşları Elamlılar üzerine hücum ederek Sus’u zaptettiler. Bundan sonra yeniden Kalde ülkesinde derin bir kargaşalık oldu. Gudea ve Dungi’den sonra gelmiş olan Kral Bur-Sin bu esnada Asur Kralı Zariko’yu taht-ı idaresine alıyordu (m.ö. 2390-2385).Bu Zariko ismi ilk defa işitiliyordu. Bur-Sin’in halefi Çimil-Sin kuzeyden gelecek taarruzlara karşı Dicle-Fırat arasında bir duvar yaptırıyordu. Gerek bu, gerek halefi İbi-Sin (m.ö. 2380–2358) arasında güneyden ve doğudan istilaya uğradılar. Evvela Elamlar kendilerini toplayıp mukabil taarruza geçtiler, Mezopotamya’yı işgal ettiler ve Filistin’e kadar gittiler. Elam krallarından Kutur, Filistin hükümdarı unvanını aldı. Fakat burada da mağluplar Elamlılara karşı mukabil taarruza geçtiler. Onları ricat ettirerek Mezopotamya’ya kadar takip ve mağlup ettiler. Bu suretle Kalde hükümdarlığı Fırat yukarılarında İsin’de yerleşen bir Filistinli Sami hanedana geçti. Bunun karşısında Larsa’da Elamlı bir hanedan muhafaza-i mevki etti (m.ö. 2307–2095). [] Şimdiye kadar yapılan hafriyatta Urkhom ahfadından Kral Gudea’nın m.ö. 3600’de yapılmış sekiz heykeli bulundu. - SÜMER, AKAD, ELAM DEVLETLERİNİN AKIBETİ
İşte bu karışık ve gayritabii vaziyet, birinci Babil sülalesinin vücut bulmasına sebep oldu (m.ö. 2225–1926).
Bu suretle tarihlerinin ilk devirlerinden itibaren binlerce sene beraber yaşadıktan sonra, bilahare birbirlerinin hasut düşmanı olan ve bu halde birçok seneler birbirleriyle vuruşan Sümer, Akad, Elamlılar arasında devam eden mücadeleler nihayet Samilerin istilası ile hitam buldu.

