25 Yılda Yolsuzluk ve Rüşvet İktidarına Karşı: Çürümüş Bir Millet Örneğinde Türkiye
Sefa Yürükel
Bu makale, Türkiye’de 2002’den bu yana süren AKP iktidarı döneminde yolsuzluk ve rüşvetin kurumsallaşmasını, bu süreçte vatandaşlık bilincinin ve millet olma vasıflarının nasıl aşındığını incelemektedir. Uluslararası Yolsuzluk Algı Endeksi verileri, Türkiye’nin 2013’te 50 puanla ulaştığı en iyi seviyeden 2025’te 31 puana gerileyerek 182 ülke arasında 124’üncü sıraya düştüğünü göstermektedir. Bu düşüş, yalnızca teknik bir yönetişim başarısızlığı değil; aynı zamanda toplumun ahlaki dokusunun, vatandaşlık bilincinin ve millet olma vasıflarının sistematik olarak aşındırılmasının bir göstergesidir. Makale, yolsuzluğun kurumsallaşması ile toplumsal çürüme arasındaki nedensel ilişkiyi ortaya koymakta; iktidarın yolsuzluğu normalleştirmesinin, vatandaşların devlete ve birbirine olan güvenini nasıl yok ettiğini tartışmaktadır. AK Parti’ye sunulan bir araştırma raporunda halkın yüzde 94’ünün “ahlaki bozulma” konusunda hemfikir olması, çürümenin toplumsal boyutunu gözler önüne sermektedir. Makale, yolsuzluğun yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda bir vatandaşlık, ahlak ve millet sorunu olduğunu savunmaktadır.
Yolsuzluk Neden Bir Millet Sorunudur?
Yolsuzluk, genellikle ekonomik bir sorun olarak ele alınır: kaynak israfı, verimlilik kaybı, yatırım ortamının bozulması, kamu hizmetlerinin kalitesizleşmesi. Ancak yolsuzluğun daha derin bir boyutu vardır: vatandaşlık bilincinin ve millet olma vasıflarının erozyonu. Bir toplumda yolsuzluk kurumsallaştığında, vatandaşların devlete, hukuka ve birbirine olan güveni çöker. Vergi vermek anlamsızlaşır; çünkü toplanan vergilerin kamu yararına kullanılmadığı görülür. Oy vermek anlamsızlaşır; çünkü seçim sonuçları yargı ve idari müdahaleyle geçersiz kılınır. Adalet aramak anlamsızlaşır; çünkü yargı siyasi sadakate göre karar verir. Dayanışma ve ortak gelecek tasavvuru çöker; çünkü herkes kendi çıkarını korumaya çalışır.
Bu durumda ortaya çıkan tablo, “çürümüş bir millet” tablosudur. Ancak bu ifade, milletin özünde çürük olduğu anlamına gelmez. Aksine, iktidarın sistematik yolsuzluğu ve ahlaki çöküşü, milletin vatandaşlık vasıflarını aşındırmaktadır. Millet, yolsuzluğu üreten değil; yolsuzluk tarafından çürütülen taraftır. Bu ayrım, sorumluluğun doğru adrese yöneltilmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
Bu makale, Türkiye’de 25 yıllık AKP iktidarı döneminde yolsuzluk ve rüşvetin nasıl kurumsallaştığını, bu sürecin vatandaşlık bilincini ve millet olma vasıflarını nasıl aşındırdığını ve “çürümüş bir millet” görüntüsünün nasıl üretildiğini incelemektedir. Makale, üç ana bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde yolsuzluğun kurumsallaşma süreci ve somut örnekleri ele alınmakta; ikinci bölümde bu sürecin vatandaşlık bilinci üzerindeki etkileri incelenmekte; üçüncü bölümde ise millet olma vasıflarının nasıl aşındığı tartışılmaktadır.
Birinci Bölüm: Yolsuzluğun Kurumsallaşması
Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Tarihsel Çöküş
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi, Türkiye’nin son on iki yılda nasıl bir çürüme yaşadığını sayısal olarak ortaya koymaktadır. 2013 yılında 50 puanla ulaşılan en iyi seviyeden, 2025’te 31 puana gerileme yaşanmıştır. Bu, on dokuz puanlık bir düşüş anlamına gelmektedir. Türkiye, 182 ülke arasında 124’üncü sırada yer alarak Cibuti, Moğolistan, Nijer ve Özbekistan gibi ülkelerle aynı puana sahip olmuştur.
Bu düşüşün nedeni, teknik yönetişim başarısızlığından çok daha derindir. Transparency International raporu, düşen puanları “zayıflayan kurumsal güvenceler, yargı sistemlerinin siyasallaşması, denetim organlarının etkisizleşmesi ve sivil alanın daralması” ile ilişkilendirmektedir. Bu unsurların her biri, vatandaşlık bilincini doğrudan aşındırmaktadır. Zira vatandaş, kurumların çürüdüğünü gördüğünde, o kurumlara duyduğu güveni ve dolayısıyla o kurumların temsil ettiği değerlere olan bağlılığını yitirmektedir.
17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturmaları: Örtbasın Anatomisi
17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları, AKP iktidarının yolsuzluğu nasıl örtbas ettiğinin en somut örneğidir. Bu soruşturmalar, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bir dönüm noktası oluşturmakta; yolsuzluğun nasıl kurumsallaştığını ve cezasız kaldığını gözler önüne sermektedir.
Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evindeki ayakkabı kutularında 4,5 milyon dolar bulunmuş; Aslan beraat ederek paraları faiziyle geri almıştır. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğlunun 28 kez ve toplamda 52 milyon dolar rüşvet aldığı belgelenmiş; ancak Çağlayan’ın Yüce Divan’a gitmesi Meclis’te AKP oylarıyla engellenmiştir. Erdoğan Bayraktar, “Ne yaptıysam Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla yaptım” demiş; savcı takipsizlik kararı vermiş, Bayraktar’ın Yüce Divan’a gitmesi yine AKP oylarıyla engellenmiştir.
Reza Zarrab’ın İran’ın varlıklarını Türkiye üzerinden aklaması planı çerçevesinde kara para miktarı 87 milyar dolar olarak belirlenmiştir. Zarrab hakkında Türkiye’de tek bir dava açılmamıştır. Emine Erdoğan’ın öncülüğünde kurulan Togem-Der’e Zarrab’ın 150 kez bağış yaptığı, toplamda 2,5 milyon dolar değerinde destek verdiği ileri sürülmüş; Togem-Der hakkında soruşturma açılmamıştır.
Bu tablo, vatandaşa şu mesajı vermektedir: Yolsuzluk yapanlar, iktidarın koruması altındadır. Adalet, iktidara yakın olanlar için işlemez. Bu mesaj, vatandaşlık bilincinin en temel unsuru olan “hukuk önünde eşitlik” ilkesini ortadan kaldırmaktadır.
Fon Skandalı ve Eşitsiz Adaletin Yeni Aşaması
2026 yılında ortaya çıkan fon skandalı, yolsuzluğun kurumsallaşmasının yeni bir aşamasını göstermektedir. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon üzerinden 2 milyar 200 milyon TL’lik kazanç sağladığı iddia edilmiş; ancak bu iddia soruşturulmamıştır. Tutuklu bulunan eski Adalar Belediye Başkan Yardımcısı Fırat Durak, kendi hesabından çektiği 900 TL’nin soruşturma konusu olmasına karşın, Kaya’nın milyarlarca liralık kazancının soruşturulmamasına tepki göstererek “İşte AK Parti’nin katran karası adaleti” demiştir.
Bu eşitsizlik, vatandaşlık bilincini doğrudan aşındırmaktadır. Vatandaş, hukukun kendisi için farklı, iktidara yakın olanlar için farklı işlediğini gördüğünde, hukuka olan güvenini yitirmektedir. Hukuka güvenini yitiren vatandaş, hukuku bir vatandaşlık değeri olarak görmekten vazgeçmekte; “güçlü olan haklıdır” anlayışı yaygınlaşmaktadır.
Kamu İhaleleri ve Kaynak Tahsisinin Partizanlaşması
Yolsuzluğun kurumsallaşmasının bir diğer boyutu, kamu ihalelerinin partizan amaçlarla dağıtılmasıdır. İktidara yakın işadamları, kamu ihalelerinde sistematik olarak avantajlı konuma getirilmekte; iktidara mesafeli iş grupları ise ihale süreçlerinden dışlanmaktadır. Bu durum, sermaye birikiminin siyasi sadakat temelinde şekillenmesine yol açmaktadır.
Kamu ihalelerinin partizan dağıtımı, yalnızca ekonomik verimliliği bozmakla kalmamakta; aynı zamanda vatandaşın devlete olan güvenini de yok etmektedir. Vatandaş, vergileriyle finanse edilen kamu kaynaklarının iktidara yakın çevrelere aktarıldığını gördüğünde, vergi ödemeyi bir vatandaşlık görevi olarak görmekten vazgeçmektedir.
İkinci Bölüm: Vatandaşlık Bilincinin Erozyonu
Vergi Ahlakının Çöküşü
Yolsuzluğun kurumsallaşması, vergi ahlakını doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de yapılan araştırmalar, mükelleflerin vergi kaçakçılığının nedeni olarak “vergilerin öncelikle kamusal harcama olarak geri dönmemesini” gösterdiğini ortaya koymaktadır. Katılımcıların yüzde 67’si, verginin etkin ve yerinde kullanılmamasının vergi kaybının nedeni olarak görmektedir. Gelir İdaresi personeline yapılan bir ankette, “toplamış olduğunuz verginin etkin bir şekilde kullanıldığına inanıyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yalnızca yüzde 3’ü “evet” cevabı vermiştir.
Bu tablo, vatandaşlık bilincinin nasıl çöktüğünü göstermektedir. Vatandaş, ödediği verginin kendi refahı için kullanılmadığını, aksine iktidara yakın çevrelerin zenginleşmesine hizmet ettiğini gördüğünde, vergi ödemeyi bir vatandaşlık görevi olarak görmekten vazgeçmektedir. Vergi vermek anlamsızlaşmaktadır. Bu anlamsızlaşma, yalnızca ekonomik bir sonuç değil; aynı zamanda vatandaş ile devlet arasındaki toplumsal sözleşmenin çöküşüdür.
Seçim Güvenliğinin Erozyonu ve Oy Verme Anlamsızlığı
Vatandaşlık bilincinin en temel unsurlarından biri, oy verme ve siyasal katılımdır. Ancak Türkiye’de seçim güvenliği ciddi biçimde erozyona uğramıştır. 2024 yerel seçimlerinden sonra 44 CHP’li belediye başkanının AKP’ye geçmesi, seçmen iradesinin fiilen geçersiz kılınması anlamına gelmektedir. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması, yerel demokrasiyi ortadan kaldırmaktadır.
Vatandaş, oy verdiği kişinin iktidar tarafından görevden alındığını veya parti değiştirmeye zorlandığını gördüğünde, oy vermenin bir anlamı kalmadığını düşünmektedir. Seçim, vatandaşlık görevini yerine getirme aracı olmaktan çıkmakta; iktidarın meşruiyet üretim aygıtına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, vatandaşın siyasal sisteme olan güvenini yok etmekte; siyasetten uzaklaşma ve umutsuzluk yaygınlaşmaktadır.
Ahlaki Bozulma Algısı ve Toplumsal Çözülme
AK Parti’ye sunulan kapsamlı bir araştırma raporu, Türkiye’de toplumsal ahlak algısının nasıl çöktüğünü gözler önüne sermektedir. Araştırmaya katılanların yüzde 94’ü, toplumsal ahlakın son yıllarda hızla bozulduğu görüşünde birleşmiştir. Katılımcıların yüzde 91,1’i evlilik kurumunun güç kaybettiğini ifade ederken, her on kişiden dokuzu evlilik dışı ilişkilerin giderek normalleştiği uyarısında bulunmaktadır. Toplumun yüzde 90’ı, genç kuşağın ahlaki değer anlayışının geçmişe göre çok daha zayıf olduğunu düşünmektedir.
Bu veriler, yolsuzluğun toplumsal dokuya nasıl nüfuz ettiğini göstermektedir. İktidarın yolsuzluğu normalleştirmesi, toplumda “herkes yapıyor” algısını yaygınlaştırmakta; ahlaki değerler çökmektedir. Bir yorumcu, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Halka mal olmuş siyasetçilerin davranışları ile söylemleri tutarsızsa, yapılan hukuksuzluklara ve yolsuzluklara göz yumarlarsa, olumsuz örnek teşkil ederler. Bu da toplumsal yozlaşmayı beraberinde getirir. Yani balık baştan kokar.”
Güvenin Yok Oluşu ve Toplumsal Çözülme
Yolsuzluğun kurumsallaşması, toplumsal güveni yok etmektedir. Bir yorumcu, bu durumu şöyle betimlemektedir: “Artık kimse birbirine güvenmiyor, saygı duymuyor. İş âlemi felç oldu. İnsan ilişkileri yozlaştı. Yargıya güven bunların sayesinde neredeyse sıfırlandı. Sokak kavgalarının, en basit bir tartışmada bile silahların çekilmesinin, güven duygumuzun yitirilmesinin küçücük nedenleri bunlar.”
Toplumsal güvenin yok olması, millet olma vasfının çöküşü anlamına gelmektedir. Millet, ortak değerler etrafında birleşen, birbirine güvenen, ortak bir gelecek tasavvuruna sahip insan topluluğudur. Güven yok olduğunda, millet de çözülmektedir. Bu çözülme, yalnızca soyut bir kavram değil; gündelik yaşamda kendini gösteren somut bir olgudur: komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, dayanışma ağlarının çökmesi, bireyselleşme ve yalnızlaşma.
Üçüncü Bölüm: Millet Olma Vasıflarının Aşınması
Millet İradesinin Askıya Alınması
AKP iktidarı, kendisini “millet iradesinin temsilcisi” olarak sunmaktadır. Ancak 25 yıllık iktidar döneminde millet iradesi sistematik olarak askıya alınmıştır. Seçim sonuçları, yargı ve idari müdahaleyle geçersiz kılınmakta; seçilmiş muhalefet belediye başkanları görevden alınmakta; muhalefet partileri kapatılma tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Bir yorumcu, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Bu AK Parti, millet iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu söyleyerek ve geniş halk kitleleriyle gönül bağlarını güçlendirerek milletin teveccühüne mazhar olmuş bir partidir. Ama şimdi millet iradesiyle bağlarını kopardığı için, herkesi yargı marifetiyle hizaya sokan bir görüntü sergiliyor.”
Millet iradesinin askıya alınması, millet olma vasfının en temel unsuru olan siyasal katılım ve temsil ilkesini ortadan kaldırmaktadır. Vatandaş, kendisini yönetenleri seçme ve denetleme hakkından fiilen yoksun bırakılmaktadır. Bu yoksunluk, vatandaşın siyasal sisteme olan bağlılığını zayıflatmakta; “siyaset değişmez, hepsi aynı” anlayışını yaygınlaştırmaktadır.
Değerler Erozyonu ve Gençliğin Kaybı
Yolsuzluğun kurumsallaşması, gençliğin değerler sistemini de etkilemektedir. Bir yorumcu, “dindar nesil” hedefiyle yola çıkıldığını ancak bugün bütün bir gençliğin kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtmektedir: “İlk okuldan üniversiteye kadar, eğitimdeki kalitesizlik herkesin malumu. Ancak daha vahim bir tablo var önümüzde, o da ortaokullara kadar inen uyuşturucu belası… Kabullenmesi zor olsa da eğitimin içini boşalttığımız için, Türkiye’ye ilişkin umutlarını kaybeden genç insanlarımızın tek umudu yurt dışına kapağı atabilmek.”
Gençlerin yurt dışına gitme isteği, vatandaşlık bilincinin ve millet olma vasfının çöktüğünün en somut göstergesidir. Gençler, kendi ülkelerinde gelecek göremediklerinde, o ülkeye olan bağlılıkları zayıflamaktadır. Bu, yalnızca ekonomik bir göç değil; aynı zamanda bir aidiyet kaybıdır. Gençler, “bu ülke benim değil” duygusuyla yurt dışına gitmekte; millet olma vasfı, genç kuşaklar nezdinde aşınmaktadır.
Eşitsizlik ve Adaletsizlik Algısının Derinleşmesi
Yolsuzluk, ekonomik eşitsizliği derinleştirmektedir. İktidara yakın iş çevreleri, kamu ihalelerinden pay alarak zenginleşirken; geniş halk kitleleri yoksullaşmaktadır. Dünya Değerler Araştırması verileri, Türkiye’de düşük gelirli kadınların mutsuzluk oranının çok yüksek olduğunu göstermektedir. Bu eşitsizlik, vatandaşların sisteme olan güvenini yok etmektedir.
Bir yorumcu, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Yolsuzluk ve vurgun yapmayı kutsayan, her türlü suçu işlemeye hazır olan bir toplum yarattılar ve bunu bilerek yaptılar.” Bu ifade, yolsuzluğun yalnızca ekonomik bir sonuç değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküş olduğunu göstermektedir. Vatandaş, “çalışmakla zengin olunmuyor, iktidara yakın olmakla zengin olunuyor” algısına kapıldığında, çalışma ahlakı ve dürüstlük değerleri çökmektedir.
Siyasal Kutuplaşmanın Derinleşmesi ve Ortak Kimliğin Çöküşü
Yolsuzluk, siyasal kutuplaşmayı da derinleştirmektedir. Dünya Değerler Araştırması verileri, Türkiye’de merkezde konumlananların oranının 1999-2004 döneminde yüzde 45’ten 2017-2022 döneminde yüzde 30’a düştüğünü göstermektedir. Bu, toplumun kutuplara doğru kaydığı anlamına gelmektedir. Siyasal kutuplaşma, vatandaşların ortak bir “millet” kimliği etrafında birleşmesini engellemektedir. Kutuplaşma derinleştikçe, farklı siyasi görüşten insanlar birbirini “öteki” olarak görmekte; ortak millet kimliği çökmektedir.
Vatandaşlık Normlarının Dönüşümü ve İçinin Boşalması
Türkiye’de vatandaşlık algısı üzerine yapılan araştırmalar, vatandaşların hak temelli ve aktif vatandaşlık normlarına yüksek değer verdiğini göstermektedir. Katılımcıların yüzde 91,7’si sağlık hizmetlerinin herkese sunulmasının çok önemli olduğunu düşünmektedir. Ancak aynı araştırma, hiyerarşik, ulusalcı ve pasif bir vatandaşlık fikrinin Türkiye’de varlığını koruduğunu ortaya koymaktadır.
Bu ikilik, yolsuzluğun vatandaşlık bilinci üzerindeki etkisini göstermektedir. Vatandaşlar, haklarını talep etmekte ancak bu hakların sistematik olarak ihlal edildiğini görmektedir. Bu durum, vatandaşlık bilincinin içini boşaltmaktadır. Vatandaş, haklarını talep etmenin bir sonuç vermediğini gördüğünde, vatandaşlığı yalnızca bir “kimlik kartı” olarak görmeye başlamakta; hak ve sorumlulukların içeriği boşalmaktadır.
Devlete Güvenin Çöküşü ve Meşruiyet Krizi
Yolsuzluğun kurumsallaşması, devlete olan güveni de yok etmektedir. Vatandaş, devletin kendisini değil, iktidarı ve ona yakın çevreleri koruduğunu düşündüğünde, devlet ile vatandaş arasındaki toplumsal sözleşme çökmektedir. Bu çöküş, meşruiyet krizini beraberinde getirmektedir. Vatandaş, devletin vergi toplama, adalet dağıtma ve güvenlik sağlama gibi temel işlevlerini meşru görmemeye başlamaktadır.
Bu meşruiyet krizi, yalnızca siyasal bir sorun değil; aynı zamanda bir millet sorunudur. Millet, devlet ile vatandaş arasındaki ortak bağ üzerinde yükselir. Bu bağ çöktüğünde, millet de çözülmektedir.
Sonuç: Çürümenin Sorumluluğu Kimde?
“Çürümüş bir millet” ifadesi, dikkatli kullanılması gereken bir ifadedir. Millet, yolsuzluğu üreten değil; yolsuzluk tarafından çürütülen taraftır. 25 yıllık AKP iktidarı döneminde yolsuzluk, rüşvet ve ahlaki çöküş kurumsallaşmıştır. Bu süreçte:
İktidar, yolsuzluğu örtbas etmiş, yargıyı siyasallaştırmış, muhalefeti baskı altına almış ve millet iradesini askıya almıştır. İktidar, “balık baştan kokar” sözünü doğrularcasına, toplumsal çürümenin kaynağı olmuştur. İktidarın yolsuzluğu normalleştirmesi, toplumda “herkes yapıyor” algısını yaygınlaştırmış; ahlaki değerler çökmüştür.
Vatandaşlar, artık vergi vermenin, oy kullanmanın, adalet aramanın anlamsız olduğunu düşünmektedir. Ancak bu umutsuzluk, vatandaşların suçu değil; iktidarın sistematik yolsuzluğunun ve baskısının sonucudur. Vatandaş, yolsuzluğu üreten değil; yolsuzluk tarafından çürütülen taraftır.
Muhalefet, kendi iç çürümesiyle mücadele edememiş; yolsuzluk iddialarına açık kapı bırakmış; etkili bir alternatif oluşturamamıştır. Muhalefetin iç çürümesi, iktidarın “bizden farkları yok” söylemini güçlendirmiş; vatandaşın muhalefete olan inancını zayıflatmıştır.
“Çürümüş bir millet” tablosu, milletin özünde çürük olduğunu değil; milletin vatandaşlık vasıflarının sistematik olarak aşındırıldığını göstermektedir. Bu aşınma, iktidarın yolsuzluğu, baskısı ve ahlaki çöküşü tarafından üretilmektedir. Millet, çürümüş değildir; çürütülmüştür.
Türkiye’nin önündeki en acil görev, bu çürümenin kaynağını ortadan kaldırmaktır. Bu; yargı bağımsızlığının tesisi, yolsuzluğun cezalandırılması, seçim güvenliğinin sağlanması, medya özgürlüğünün güvenceye alınması, kamu ihalelerinde şeffaflığın sağlanması ve vatandaşlık bilincinin yeniden inşasıyla mümkündür. Aksi takdirde, 25 yıllık yolsuzluk iktidarı, Türkiye’yi yalnızca ekonomik olarak değil; ahlaki ve toplumsal olarak da çökertecektir.
Unutulmamalıdır ki milletler, yolsuzlukla değil; yolsuzluğa karşı direnişle ayakta kalır. Türkiye’nin geleceği, bu direnişin yeniden inşasına bağlıdır.
Kaynakça
Anka Haber. (2026, 4 Ekim). Fırat Durak, eski Bakan Kaya’nın soruşturulmamasına tepki gösterdi: İşte AK Parti’nin katran karası adaleti.
CNN Türk. (2026, çeşitli tarihler). Türkiye’de ahlak erozyonu tartışması artıyor.
Diken. (2026, 10 Şubat). Mehmet Ocaktan: ‘Dindar nesil’ diye yola çıktık ama bütün bir gençliği kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Diken. (2025, 17 Ekim). Orhan Uğuroğlu: AKP’lilerin, dokunulmazlıklarıyla yargıdan kaçırıldıklarının ibret tablosu işte budur.
Euronews. (2026, 10 Şubat). Rapor: AB, yolsuzlukla mücadelede ivme kaybediyor.
Karar. (2026, 5 Ocak). AK Parti’ye sunulan çarpıcı rapor: Halkın yüzde 94’ü ‘ahlaki bozulma’ konusunda hemfikir.
Mondaq. (2026, 17 Şubat). Transparency International – Corruption Perceptions Index 2025 And Implications For Companies Operating In Türkiye.
Sözcü. (2025, 24 Aralık). Bu lağımlar sizce patlar mı?
T24. (2026, 19 Temmuz). Mehmet Y. Yılmaz: Yolsuzluk bula

