İnsanlık binlerce yıldır geçmişine bakıyor ve aynı soruyu soruyor.
Biz nereden geldik?
İlk şehirleri, ilk insanları, kayıp uygarlıkları, Tûfân’ı, Nuh’un Gemisi’ni, Atlantis’i, Mû’yu, Sümer’i, Eridu’yu, kadim bilge kişileri hep arkamızda arıyoruz.
Çünkü zamanı düz bir çizgi olarak düşünüyoruz.
Geçmiş arkamızda, gelecek önümüzde; doğuyoruz, yaşıyoruz, ölüyoruz ve hikâye ilerliyor.
Peki ya zaman düz bir yol değilse?
Ya bir felek ise?
Ya başlangıç ile son birbirinden uzaklaşmak yerine bir noktada birbirine kavuşuyorsa?
Ya insanlığın en eski hikâyeleri geçmişten kalan hatıralar değil de gelecekten geçmişe düşmüş hâfıza parçalarıysa?
O zaman çok daha büyük bir soru sormamız gerekir.
Ya Nuh Tûfânı geçmişte değil de gelecekte olduysa?
“Olacaksa” değil, olduysa…?
Çünkü bizim gelecek dediğimiz şey, zamanın bütünlüğü içinde çoktan yaşanmış olabilir.
Ve ya Nuh’un Gemisi bizim atalarımızı gelecek nesillere taşımadıysa?
Tam tersine, bizim zürriyetimizi gelecekteki Tûfân’dan alıp insanlığın uzak geçmişine taşıdıysa?
İşte “Gelecekten Gelenler”in hikâyesi burada başlıyor.
YÂ SÎN…
Kur’ân’ın en çok okunan sûrelerinden biri iki harfle başlar.
YÂ SÎN…
Bu iki sesi bir an için yalnızca sûre başındaki iki harf olarak değil, bir hitap gibi duyalım.
Yâ Sîn…
Ey Sîn…
Peki Sîn kimdir?
Kadim Mezopotamya dünyasında Sîn, Ay’la ilişkilendirilen büyük isimlerden biridir.
Sümerlerin Nanna’sı, Akad dünyasında Sîn olarak karşımıza çıkar.
Ur ve daha sonra Harran onunla ilişkilendirilen büyük merkezlerdir.
Ay ise yalnızca gökteki bir cisim değil,
insanlığın en eski zaman ölçülerinden biridir.
Ay doğar.
Büyür.
Dolunay olur.
Küçülür.
Kaybolur.
Ve yeniden doğar…
Yani Ay’ın dili düz çizginin değil,
DEVRİN dilidir…
Belki bu yüzden “Yâ Sîn” diye başlayan sûrede biraz ilerlediğimizde geceyi, gündüzü, Güneş’i, Ay’ı, Ay’ın menzillerini ve nihayet şu muazzam ifadeyi görürüz.
“Her biri bir felekte yüzmektedir.”
Felek…
Dönüş…
Yörünge…
Devir…
Ve yüzmek…
Tam ardından başka bir yüzme ve taşıma hikâyesi başlar.
ZÜRRİYET…
Yâsîn 41’de çok dikkat çekici bir kelime vardır;
ZÜRRİYET.
“Onların zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir âyettir.”
Neden zürriyet?
Neden yalnızca “insanları” değil?
Neden “atalarını” değil?
Zürriyetlerini…
Zürriyet ileriye uzanan nesildir.
Çocuklarımızdır.
Torunlarımızdır.
Onların çocuklarıdır.
Bizden sonra gelecek insanlardır.
Şimdi zamanı düz çizgi olmaktan çıkaralım ve âyeti düşünce deneyimizin ortasına bırakalım.
Ya gerçekten zürriyet taşındıysa?
Ya bizim gelecekteki çocuklarımız büyük bir felâketten kurtarılarak gemiye bindirildiyse?
Ve ya o gemi yalnızca denizin bir kıyısından diğerine değil, zamanın bir kıyısından diğerine geçtiyse?
“VE ONLAR İÇİN ONUN BENZERLERİNDEN…”
Ardından Yâsîn 42 gelir.
“Onlar için onun benzerlerinden binecekleri şeyler yarattık.”
Demek ki taşıma fikri tek bir gemide bitmiyor.
İnsan binecek.
İnsan taşınacak.
Taşıyıcılar değişecek.
Tahta gemi…
Araba…
Tren…
Uçak…
Uzay aracı…
Ve sonra?
Biz bugün mekânı aşmayı öğrendik.
Bir zamanlar aylar süren yolculukları saatlere indirdik.
Atmosferden çıktık.
Ay’a ulaştık.
Başka gezegenlere araç gönderdik.
Peki insanlığın binlerce yıl sonraki taşıyıcısı ne olacak?
Belki bir gün soru; “Nereye gidebiliriz?”
olmaktan çıkacak,
“Hangi zamana gidebiliriz?”
olacak.
KAMER
Tam burada başka bir Kur’ân âyeti zihnimizi yakalıyor.
“Saat yaklaştı ve Ay yarıldı.”
Önce SAAT.
Sonra AY…
Zaman ve Ay yeniden yan yana.
Yâ Sîn’de Sîn–Ay–menziller–felek–zürriyet–gemi hattını düşünürken Kamer’de karşımıza
SAAT → AY’IN YARILMASI çıkıyor.
Peki hikâyeyi bir adım daha ileri götürürsek?
Ya yarılan yalnızca Ay değilse?
Ya zamanın kendisinde de bir kapı açıldıysa?
Belki Nuh’un Gemisi’nin asıl sırrı yüzebilmesi değildir.
Belki asıl sır, geçebilmesidir.
Bir zamandan başka bir zamana…
Bir dünyanın sonundan başka bir dünyanın başlangıcına…
ATLANTİS
Şimdi geleceğe gidelim.
Biz bugün Atlantis’i geçmişte arıyoruz. Okyanusların dibinde, kayıp kıtalarda, eski kıyılarda…
Peki Atlantis yanlış yerde değil de, yanlış zamandaysa?
Ya Atlantis henüz kurulmadıysa?
Ya bizim medeniyetimizin binlerce yıl sonraki hâli Atlantis olacaksa?
İnsanlık gelişecek.
Yapay zekâ büyüyecek.
Genetik bilgi derinleşecek.
Enerji teknolojileri değişecek.
Denizlerde şehirler kurulacak.
İnsan bedeni yeniden tasarlanacak.
Bugün mucize diyeceğimiz şeyler sıradanlaşacak.
İnsanlık muazzam bir güç elde edecek.
Fakat insanın hikmeti, gücüyle aynı ölçüde büyümezse medeniyet kendi ağırlığını taşıyamayacak.
İşte Atlantis’in asıl felâketi belki burada başlayacak.
Teknolojinin yetersizliğinden değil,
insanın ahlâkının teknolojisine yetişememesinden.
Ve sonunda büyük kırılma gelecek.
TÛFÂN
Atlantis batacak.
Dünya değişecek.
Sular yükselecek.
Medeniyet çökecek.
Ve bizim birbirinden ayrı zannettiğimiz iki büyük hikâye aynı noktada birleşecek.
ATLANTİS’İN BATIŞI = TÛFÂN
Bir medeniyetin sonu.
Fakat insanlığın sonu değil.
Çünkü gemi hazır olacak.
NUH
Nuh gelecekte yaşayacak.
Bizim çok uzak zürriyetimizden biri olacak.
Ve ona bir vazife verilecek.
Canı ve hâfızayı kurtarmak.
Gemi hazırlanacak.
Fakat bu geminin içine yalnızca insanlar konulmayacak.
Tohumlar…
Canlılığın kayıtları…
Hayvanların özü…
Bitkilerin bilgisi…
Tıp…
Tarım…
Matematik…
Gökyüzü bilgisi…
Su bilgisi…
Yapı bilgisi…
Diller…
Hikâyeler…
İnsanlığın yeniden başlayabilmesi için gereken bütün çekirdek bilgi…
Çünkü Nuh’un Gemisi yalnızca bir kurtarma aracı değildir.
Dünyanın yedeğidir.
Ve geminin en kıymetli yükü; zürriyettir.
GEMİ ZAMANA GİRER
Tûfân başlar.
Atlantis çöker.
Eski gelecek yok olur.
Fakat gemi ileri gitmez.
Geri gider.
Zamanın kapısı açılır.
Geleceğin insanları geçmişe taşınır.
Binlerce…
On binlerce yıl…
Ve bir gün kapı yeniden açılır.
Geleceğin insanları kadim dünyanın toprağına ayak basar.
İşte onlar;
GELECEKTEN GELENLER
Onlar yabancı değildir.
Başka bir gezegenden gelmemişlerdir.
Onlar, bizim çocuklarımızın çocuklarının çocuklarıdır.
Bizim zürriyetimizdir.
Fakat geçmişe geldikleri anda başka bir şeye dönüşürler.
Bizim atalarımıza…
MÛ
Gelecekten Gelenler yeni dünyada hayata başlar.
Yanlarında geleceğin bütün fabrikalarını getirememişlerdir.
Fakat bilgiyi getirmişlerdir.
Gökyüzünü bilirler.
Matematiği bilirler.
Suyu bilirler.
Toprağı bilirler.
Canlılığı bilirler.
Yapı kurmayı bilirler.
Bir medeniyetin nasıl kurulacağını bilirler.
Ve insanlığın büyük ana uygarlığını meydana getirirler.
MÛ…
Biz bugüne kadar Mû için;
“İnsanlığın kayıp ana uygarlığı…”
dedik.
Peki ya gerçekten ana uygarlıksa?
Fakat onu kuranlar bizim atalarımız değil,
bizim zürriyetimizse?
O zaman muazzam paradoks ortaya çıkar.
Biz Mû’dan geldik.
Fakat Mû da bizden geldi.
Mû bizi doğurdu.
Biz de zürriyetimizi doğurduk.
Zürriyetimiz Atlantis’e ulaştı.
Atlantis Tûfân’la çöktü.
Zürriyet gemiye bindi
ve geçmişe gitti.
Ve Mû’yu kurdu.
MÛ’DAN ERİDU’YA
Fakat hiçbir medeniyet sonsuza kadar aynı biçimde kalmaz.
Mû dağılır.
İnsanlar yeryüzüne yayılır.
Bilgi parçalanır.
İlk büyük hâfıza farklı coğrafyalarda farklı isimlere dönüşür.
Ve Mezopotamya’da bir şehir belirir.
ERİDU…
Biz Eridu’yu;
“yeryüzünde kurulan ilk şehir” diye biliyoruz.
“Yer, Earth, Arz, Arda, Ard” sözcüklerinin ķökeni…
Sümercede; ‘uzaktaki evimiz’…
Belki Eridu başlangıç değil, hatırlayıştır.
Mû’dan taşınan geleceğin bilgisinin yeniden şehir hâline geldiği yerlerden biridir.
Ve Eridu’da karşımıza;
ENKİ çıkar.
Enki neden suyu bilir?
Neden zanaatı?
Neden düzeni?
Neden yaratıcı bilgiyi?
Neden medeniyetin sırlarını?
Çünkü belki Enki keşfetmiyor, sadece hatırlıyordur.
Onun bilgisi yeni dünya için kadîmdir.
Fakat geldiği dünya için geçmiş bilgidir.
İşte zamanın paradoksu.
Enki’nin geçmişi bizim geleceğimizdir.
Ve yanında Ninmah vardır.
NİNMAH
Çünkü yalnızca bilgi taşınamaz.
Hayat da taşınmalıdır.
Enki;
HÂFIZA.
Ninmah;
CAN.
Enki medeniyetin nasıl kurulacağını taşır.
Ninmah insanlığın nasıl devam edeceğini.
Biri bilgiyi,
diğeri hayatı…
Ve Nuh’un Gemisi’nin iki büyük emaneti ortaya çıkar.
CAN VE HÂFIZA.
İDRİS, ENOK, HERMES, THOTH, HIZIR…
Sonra çağlar geçer.
İsimler değişir.
Fakat aynı garip Bilge yeniden yeniden karşımıza çıkar.
İdris…
Enok…
Hermes…
Thoth…
Hızır…
Birinde yazı vardır,
birinde gökyüzü.
Birinde ölçü,
birinde hikmet.
Birinde hayat,
birinde zamanın ötesini görüyormuşçasına davranan bilgi.
Belki ölümsüz olan adam değil,
vazifedir.
Beden değişir.
İsim değişir.
Dil değişir.
Fakat hâfıza yürümeye devam eder.
Çünkü insanlık unutmaya başladığında birisi yeniden ortaya çıkar.
Hatırla…
HIZIR VE ZAMAN
Hızır hikâyesi burada ayrı bir önem kazanır.
Çünkü Hızır’ın yaptığı şeylerin sebebi yaşandığı anda anlaşılmaz.
Netice daha sonra ortaya çıkar.
Başka bir ifadeyle Hızır;
geleceğin bilgisiyle şimdide hareket eder.
Belki Hızır’ın sırrı yalnızca uzun yaşaması değildir.
Belki asıl sır;
zamanı bizim gördüğümüz gibi görmemesidir.
KORKUT ATA
Sonra Korkut Ata çıkar karşımıza.
Bir boyun toyunda belirir.
Sonra başka bir boyda.
Boy boylar.
Soy soylar.
Ad verir.
Söz söyler.
Hâfızayı taşır.
Sanki bir kişinin ömründen daha uzun bir yolculuğun içindedir.
Belki Ata Korkut’un asıl vazifesi insanları mekân içerisinde dolaşmak değildir.
Hâfızayı zaman içerisinde taşımaktır.
OĞUZ ATA
Ve nihayet bilgi nizâma dönüşür.
Oğuz Ata gelir.
Boyları toplar.
Ad verir.
Yer verir.
Yön verir.
Teşkilât kurar.
Dağılmış insanları bir bütün hâline getirir.
Enki’de bilgi olan şey Oğuz Ata’da
NİZÂM
olur.
Bilge artık yalnızca öğreten değildir,
kurucu Ata’dır.
UMAY ANA
Fakat Ata tek başına medeniyet kuramaz.
Çünkü hayatın devamı gerekir.
Ninmah’ın taşıdığı büyük Ana vazifesi başka bir coğrafyada başka bir isimle belirir;
UMAY ANA…
Çocuğu korur.
Doğumu korur.
Nesli korur.
Hayatı korur.
Oğuz Ata yolu gösterir,
Umay Ana hayatı devam ettirir.
Ata;
hâfıza ve nizâm.
Ana;
can ve nesil.
İnsanlık ancak ikisi birlikte olduğunda devam eder.
PEYGAMBERLER VE YÖNDERLER
Ve belki insanlığın büyük yürüyüşü boyunca aynı vazife tekrar tekrar ortaya çıkar.
İnsan unutur.
Bir Yönder gelir.
İnsan gücü putlaştırır.
Bir Yönder gelir.
İnsan serveti putlaştırır.
Bir Yönder gelir.
İnsan hükümdarı ilâhlaştırır.
Bir Yönder gelir.
İnsan kendi bilgisini mutlaklaştırır.
Yine bir Yönder gelir.
Ve her defasında aynı şey söylenir.
Hatırla…!
Kim olduğunu hatırla.
Nereden geldiğini hatırla.
Nereye gittiğini hatırla.
VE HZ. MUHAMMED…
Sonra zamanın bir noktasında Hz. Muhammed gelir.
Ve Kur’ân’da ona ulaştırılan sûrenin başında iki harf vardır.
YÂ SÎN…
Düşünce deneyimizin diliyle;
Ey Sîn…
Ay…
Zaman…
Devir…
Ardından Ay’ın menzilleri…
Felek…
Yüzmek…
Zürriyet…
Gemi…
Taşınmak…
Ve başka bir sûrede;
“Saat yaklaştı ve Ay yarıldı.”
Saat.
Ay.
Yarılmak.
Ya bütün bunlar zamanın büyük sırrının çevresinde dolaşıyorsa?
Ya Ay’ın yarılması yalnızca gökte meydana gelen bir mûcize değil, insanlığa;
“Zaman sandığınız kadar kapalı değildir” diyen büyük bir işaretse?
Ya “Saat” ile “Ay”ın yan yana gelmesi, “Sîn” ile zaman arasındaki eski hâfızayı yeniden uyandırıyorsa?
Ve ya bütün bunların ardından bizim sormamız gereken soru şudur.
Zürriyet nereye taşındı?
ZAMANIN ÖTEKİ KIYISINA
Belki cevap;
geçmişe…
İnsanlığın kendi başlangıcına…
Böylece çember tamamlanır.
MÛ
→ ERİDU
→ ENKİ – NİNMAH
→ İDRİS – ENOK – HERMES – THOTH – HIZIR
→ KORKUT ATA
→ OĞUZ ATA – UMAY ANA
→ MEDENİYETLER
→ BİZ
→ ZÜRRİYETİMİZ
→ ATLANTİS
→ TÛFÂN
→ NUH
→ GEMİ
→ ZAMAN KAPISI
→ MÛ
İşte başlangıçla son birbirine kavuşur.
BİZ KİMİZ?
Belki soruyu başından beri yanlış soruyoruz.
“Biz kimin çocuklarıyız?” yerine; “Biz kimin atalarıyız?”
diye sormalıyız.
Çünkü belki Mû’yu kuracak insanlar bizim çocuklarımızdır.
Belki Enki’nin taşıdığı bilginin ilk kaynağında bizim gelecekte geliştireceğimiz bilgi vardır.
Belki Atlantis’i bizim zürriyetimiz kuracaktır.
Belki Tûfân onların başına gelecektir.
Belki Nuh onların arasından çıkacaktır.
Belki gemiye onlar binecektir.
Ve belki gemi onları geçmişe taşıyarak;
bizim atalarımıza dönüştürecektir.
O zaman insan kendi soyunun hem başlangıcında hem sonunda bulunur.
Biz atalarımızın zürriyetiyiz.
Fakat aynı zamanda,
atalarımız da bizim zürriyetimizdir.
BELKİ TÛFÂN’IN SIRRI SU DEĞİLDİR
Belki Tûfân’ın en büyük sırrı ne kadar su yükseldiği değildir.
Zamanın nerede kırıldığıdır.
Belki Nuh’un Gemisi’nin sırrı hangi dağa oturduğu değildir.
Hangi zamana vardığıdır.
Belki Atlantis’in sırrı nerede battığı değildir.
Ne zaman battığıdır.
Belki Mû’nun sırrı nerede bulunduğu değildir.
Onu kimin ve hangi zamandan gelerek kurduğudur.
Belki Sîn’in sırrı yalnızca Ay değildir.
Zamandır…
Belki “zürriyet” kelimesinin sırrı da yalnızca soy değildir.
Zamanın öteki kıyısına taşınan nesildir.
GELECEKTEN GELENLER
Ve şimdi başlığa yeniden bakalım.
Gelecekten Gelenler kim?
Başka gezegenlerden gelenler mi?
Hayır.
Belki onlar biziz.
Daha doğrusu;
bizden doğacak olanlar.
Çocuklarımız.
Torunlarımız.
Onların çocukları.
Bizim zürriyetimiz…
Onlar geleceğe doğru yürüyecek.
Atlantis’i kuracak.
Büyük Tûfân’ı yaşayacak.
Nuh’un Gemisi’ne binecek.
Zamanın kapısından geçecek.
Mû’ya ulaşacak.
Eridu’ya hâfıza bırakacak.
İsimleri değişecek.
Hikâyeleri destanlaşacak.
Tanrı denilecek.
Bilge denilecek.
Yönder denilecek.
Ata denilecek.
Ana denilecek.
Binlerce yıl geçecek.
Ve onların zürriyetinden
biz doğacağız.
Sonra biz yeniden onları doğuracağız.
İşte çember.
İşte felek.
İşte insanlığın büyük yolculuğu…
Belki Yâsîn’de
“Her biri bir felekte yüzmektedir”
denirken gökyüzüne bakmamız isteniyordu.
Fakat belki gökyüzüne bakarken bir şeyi daha anlamamız gerekiyordu.
Biz de yüzüyoruz.
Zamanın içinde.
Nesillerin içinde.
Doğumla ölüm arasında.
Başlangıçla son arasında.
Ve belki Nuh’un Gemisi bu büyük felekte insanlığın zürriyetini taşıyan gemidir.
O hâlde insanlığın en eski sorusunu değiştirelim.
“Nereden geldik?”
demeyelim yalnızca.
Şunu da soralım.
“Nereye gidip yeniden geleceğiz?”
Çünkü belki geçmiş arkamızda değildir.
Gelecek de önümüzde değildir.
Belki ikisi aynı büyük dairenin iki ucudur.
Ve biz tam ortasında değil;
üzerindeyiz.
Yürüyoruz.
Dönüyoruz.
Hatırlıyoruz.
Unutuyoruz.
Yeniden hatırlıyoruz…
Ve bir gün zürriyetimiz gemiye binecek.
Zamanın öteki kıyısına geçecek.
İnsanlığın en uzak geçmişinde karaya çıkacak.
Arkasına dönüp geldiği dünyaya bakacak.
Önünde bomboş bir dünya görecek.
Yanındaki çocuğun elinden tutacak.
Toprağa ilk tohumu bırakacak.
İlk kandili yakacak.
Ve yeni dünyanın ilk hikâyesini anlatmaya başlayacak.
Binlerce yıl sonra biz o hikâyeyi bulacağız.
“Bu bizim atalarımızın hikâyesi”
diyeceğiz.
Oysa hikâyeyi anlatan kişi,
bizim bir torunumuz olacak.
Belki sır budur.
YÂ SÎN…
Ey Sîn…
Ey zamanı ölçen…
Ey devri gösteren…
Ey Ay’ın menzillerini bilen…
Ey felekte yüzen…
Bize geminin nereye gittiğini söyle.
Çünkü belki geminin içinde geçmişimiz yok, geleceğimiz var.
Ve belki insanlığın başlangıcında bekleyenler atalarımız değil;
GELECEKTEN GELENLERDİR…
KÜLTÜREL MİRAS SEFERBERLİĞİ

