Yemen’de Meşruiyet İnşası: Husi Etiketinin Ötesinde Ensarullah, Zeydi Dirilişi ve Devrimci Süreç
Sefa Yürükel
Bir Etiketin Ardındaki Gerçeklik
Yemen, 2015 yılından bu yana fiilî olarak iki ayrı hükümet yapısına sahne olmaktadır. Bunlardan ilki, ülkenin geleneksel başkenti Sanaa merkezli olarak işlev gören ve ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 85’ini yöneten hükümettir. İkincisi ise Riyad merkezli, Suudi Arabistan destekli ve uluslararası toplum nezdinde Yemen devleti olarak tanınan yapıdır. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplum, Suudi destekli hükümeti Yemen’in meşru temsilcisi olarak kabul ederken Sanaa merkezli hükümetten “Husiler” olarak söz etmeyi tercih etmektedir. Bu terminolojik tercih, yalnızca bir adlandırma meselesi değil, aynı zamanda Yemen’deki siyasi gerçekliğin nasıl algılanması gerektiğine dair derin bir yönlendirmeyi de içermektedir.
Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e karşı başlattığı askerî müdahaleyi, Sanaa’daki hükümeti “Husiler” olarak etiketleyerek ve bu grubun “darbe” yaptığını iddia ederek çerçevelemiştir. Bu çerçevelemenin temel argümanları şunlardır: Husiler, Zeydi yani Şii mezhebine mensup oldukları için İran’ın vekil gücüdür; Suudi Arabistan ise uluslararası toplumun desteği ve on bir ülkeden oluşan askerî koalisyon ile Yemen’deki meşru hükümeti yeniden tesis etmek için askerî müdahalede bulunmuştur. Bu söylem, açıkça Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşlarına meşruiyet üretmek için kullandığı yöntemin bir taklidi niteliğindedir.
Ancak burada temel bir soru ortaya çıkmaktadır: İstikrarlı ve homojen siyasi, bürokratik ve askerî yapısına rağmen Sanaa hükümetinin “Husiler” olarak etiketlenmesi nesnel gerçekliği mi yansıtmaktadır? 2004 yılında kurulan Ensarullah Hareketi nasıl olup da 2014 yılında başkent Sanaa’ya hâkim olabilmiştir? Suudilerin iddia ettiği gibi bir aile darbesi mi gerçekleşmiştir? Eğer öyleyse “darbeci bir aile” nasıl olup da Suudi Arabistan’ın on bir ülkenin desteğiyle dayattığı savaşa rağmen Yemen nüfusunun yüzde 85’ini yönetir hâle gelmiştir? Suudilerin on bir ülkeden oluşan bir koalisyon ile başlayıp kısa süre sonra yalnızca Birleşik Arap Emirlikleri’nden başka ortağının kalmadığı bu savaş başladığında Ensarullah yalnızca Saada ve Sanaa kentlerine hâkimdi. Bugün ise ülke nüfusunun yüzde 85’ini yöneten bir hükümete liderlik etmektedir.
Bu makale, Yemen’de gerçekten Suudilerin iddia ettiği gibi darbeci bir aile sorunu olup olmadığını, “Husiler” olarak adlandırılan hareketin kim olduğunu ve Zeydiliğin Yemen’de marjinal bir mezhep olup olmadığını tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle ele alarak Yemen gerçekliğini yansıtmayı amaçlamaktadır.
Husi Ailesi ve Zeydi Dirilişi: Tarihsel Arka Plan
“Husi” adlandırması, Ensarullah Hareketi’ni kuran aile üyelerinin soyadına dayanmaktadır. Hareketin öncülleri olan Hak Partisi ve Mümin Gençler Hareketi’ni kuran Hüseyin Bedreddin el-Husi, Saada kentinde doğmuş olsa da ailenin soyadı Amran iline bağlı “Hus” kentinden gelmektedir ve “Huslu” anlamına gelmektedir. Bu aile, Yemen’in dinî ve siyasi tarihinde derin köklere sahip bir ailedir.
Hareketin kurucusu Hüseyin Husi’nin babası Bedreddin bin Emirüddin el-Husi, hareketin ideolojik arka planını oluşturan ve oğullarının siyasi faaliyetlerine zemin hazırlayan bir din âlimiydi. 1927 yılında Saada’da doğan Bedreddin el-Husi, Yemen’in en önde gelen Zeydi mercilerinden biriydi ve çok sayıda eser kaleme almıştı. Babası Emirüddin gibi o da Zeydi mezhebinin doktrinel ilkeleri doğrultusunda zulme karşı duruşuyla bilinirdi. Bu nedenle Yemen hükümetlerinin baskısıyla karşılaşmış, ülkeden ayrılarak bir süre İran’ın Kum kentinde ve Almanya’da yaşamak zorunda kalmıştı. Bu sürgün yılları, onun İran İslam Devrimi’nden etkilenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bedreddin el-Husi 2010 yılında 86 yaşında vefat etmiştir.
Hüseyin Bedreddin el-Husi ise babasının dinî ve entelektüel mirasını devralarak onu siyasi ve askerî bir harekete dönüştürmüştür. 1956 yılında Saada’nın Ruveys köyünde doğan Hüseyin Husi, babasının yanında dinî eğitim almış ve İslami ilimlerde kendini yetiştirmiştir. Ayrıca Yemen ve Sudan üniversitelerinde eğitim görmüştür. Babasıyla birlikte bir süre İran’da, Kum’da bulunmuş ve İmam Humeyni’nin fikirlerinden derinden etkilenmiştir.
Hüseyin el-Husi, 1990’ların başında Hak Partisi içinde siyaset yapmış ve Yemen parlamentosunda Saada’yı temsil etmiştir. Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve Sosyalist Güney Yemen devletinin Kuzey Yemen ile birleştiği 1990 yılında son derece ılıman bir siyasi hava hâkimdi. Açılan bu siyasi ortamda, babası Bedreddin Husi ve diğer Zeydi âlimlerle birlikte Hak Partisi’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1993 yılında yapılan meclis seçimlerinde Saada vilayetinden milletvekili seçilmiş ve 1993-1997 yılları arasında Yemen Meclisi’nde Hak Partisi’nin tek temsilcisi olarak görev yapmıştır.
Hüseyin Husi, milletvekilliğini bir siyasi kariyer basamağı olarak değil, Zeydi mezhebinin ilkeleri ve babasından aldığı ideolojik bilinçle hakkı ve adaleti savunacağı bir zemin olarak görmüştür. Bu yaklaşımı onu kısa sürede kendisi de bir Zeydi olan Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile karşı karşıya getirmiştir. O, 1994 yılında Yemen hükümetinin Güney Yemen’e karşı başlattığı savaşa açıkça karşı çıkmıştır. Ayrıca 1990’lar boyunca Suudi destekli Selefi-Vahhabi akımlarının Yemen’de artan etkisine karşı mücadele etmeyi temel bir siyasi öncelik olarak belirlemiştir. Bu muhalif tavrından dolayı dönemin hükümeti onun 1997’den sonra yeniden meclise girmesine izin vermemiştir. Ancak Hüseyin Husi milletvekilliğini, dinî nüfuzunu siyasi bir programa dönüştürdüğü ve daha sonraki muhalefetinin temellerini attığı bir geçiş aşaması olarak kullanmıştır.
Hüseyin Bedreddin Husi’nin 1994 yazında Güneylilere karşı yürütülen savaşa karşı çıkışı tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok katmanlıydı. O, muhalefetini insani, ahlaki, siyasi ve ilkesel gerekçelerle açıklamıştır. 1994 iç savaşı, 1990’daki birleşmenin yarattığı yapısal sorunlar, siyasi güç mücadelesi ve ekonomik anlaşmazlıklara dayanmaktadır. Ancak Hüseyin Husi’nin bu savaşa karşı çıkışının anlamını kavrayabilmek için Kuzey ve Güney Yemen devletlerinin bağımsızlık süreçlerini ve birleşmeden sonra niçin savaşa sürüklendiğini özetlemek gerekmektedir.
Kuzey ve Güney Yemen’in Tarihsel Süreçleri
Kuzey Yemen devleti 1918 yılında bağımsızlığını ilan etmiş olsa da miladi 900 yılından beri kuzeydeki Yemenliler Zeydi imamların liderliğinde sürekli ve kesintisiz bir otoriteye sahipti. Kuzey Yemen’deki Zeydi imamlar yönetiminin temeli miladi 900 yılında atılmıştır. O dönemde bugünkü İran’ın Hazar Denizi kıyılarında yer alan Taberistan’da bir Zeydi otoritesi hâkimdi. Taberistan’da yaşayan ve İmam Hasan’ın soyundan gelen Yahya b. Hüseyin, el-Hâdî İlelhak olarak bilinmektedir. Kuzey Yemen’deki bir ihtilafı çözmek için Saada bölgesine davet edilmiş, Yemen’e gelip ihtilafı çözdükten sonra halk ona biat etmiş ve böylece Yemen’de Zeydi Devleti kurulmuştur.
Zeydi imamların yönettiği bu devlet, Osmanlı Devleti’nin hem birinci hem de ikinci varlığına rağmen Yemen’deki hâkimiyetini 1962’deki Abdullah Sellal darbesine kadar sürdürmüştür. Osmanlı Devleti Yemen’i iki defa işgal ettiyse de her iki dönemde de buraya tam olarak hâkim olamamıştır. Birinci dönemde, 16. ve 17. yüzyıllarda, İmam Muhammed b. Yahya el-Mutahhar 1560’larda Zebid ve Tihame dışında Osmanlı hâkimiyetine son vermiştir. Daha sonra Osmanlı hâkimiyeti kesintiye uğramış ve 19. yüzyılın ortalarına kadar Sanaa ve Kuzey Yemen Zeydi imamlarının kontrolüne girmiştir. İkinci dönemde, 19. ve 20. yüzyıllarda, Osmanlı’nın Yemen’deki hâkimiyeti ağırlıklı olarak Sünni nüfusun yaşadığı kıyı bölgeleri ve stratejik şehir merkezleriyle sınırlı kalmıştır. Buna karşılık Zeydi imamlar, özellikle kuzeydeki dağlık iç bölgelerde hem birinci hem de ikinci Osmanlı döneminde siyasi ve askerî varlıklarını korumuştur.
Zeydi imamlar yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından daha sonra Kuzey Yemen devletine dönüşecek olan toprakların tamamına hâkim olmuştur. İmam Yahya Hamideddin 30 Ekim 1918’de Kuzey Yemen’in bağımsızlığını ilan etmiş ve böylece Yemen Mütevekkiliye Krallığı kurulmuştur. Bu devlet, Orta Doğu’nun ilk bağımsız Arap devletlerinden biri olmuştur.
Tarih boyunca Yemen’in toplumsal dokusunda kabileler, siyasetinde de Bakil ve Haşid adlı iki kabile konfederasyonu belirleyici olmuştur. Kabilelerin oluşturduğu gevşek bir otoriteyi ifade eden kabile konfederasyonlarından Bakil ve Haşid, Zeydi imamlar döneminde “İmam’ın iki kanadı” olarak adlandırılmıştır. Zeydi imam yönetimi, 1948’de İmam Yahya’ya suikast girişimi ve ardından oğlu Ahmed’in iktidara gelmesiyle sarsılmıştır. Cemal Abdunnasır’ın etkisiyle yükselen Arap milliyetçiliği monarşiyi zayıflatmıştır.
Nasır’ın görüşlerinden etkilenen subaylardan Abdullah Sellal, İmam Ahmed’in ölümünün ardından yerine geçen oğlu İmam Muhammed Bedir’e darbe yapmış ve Zeydi imamlar yönetimi böylece sona ermiştir. İmam Bedir, darbeden sonra dağlara çekilerek Suudilerin desteği ile cumhuriyetçilere karşı uzun süre savaş vermiştir. Ancak Suudi destekli Zeydi imamcılar ile Cemal Abdunnasır destekli cumhuriyetçiler arasındaki uzun savaşı cumhuriyetçiler kazanmıştır.
Darbenin ardından ülke iç savaşlar ve istikrarsızlıklarla boğuşmuştur. Bu dönemin en belirleyici figürü Ali Abdullah Salih olmuştur. İmamlar döneminde belirleyici olan Haşid ve Bakil kabile konfederasyonları cumhuriyet döneminde de belirleyici olmaya devam etmiştir. Ali Abdullah Salih 1978’de seçimle değil, bir dizi suikast, askerî darbe ve kabile ittifakının şekillendirdiği karmaşık bir sürecin sonucunda cumhurbaşkanı olmuştur. Salih, Zeydi mezhebine mensup Haşid kabile konfederasyonu içinde yer alan Sanhan kabilesinin üyesiydi.
Salih’in iktidara giden yolu 1962’deki cumhuriyet darbesine aktif olarak katılmasıyla başlamıştır. 1970’lerin sonunda Marksist Güney ile Nasırcı Kuzey Yemen arasındaki düşük yoğunluklu çatışmalar ve suikastlar Kuzey Yemen’de siyasi istikrarsızlık yaratmış ve bu da Salih’in önünü açmıştır. Devlet başkanları ardı ardına suikastlara kurban gitmiştir. 1977’de Cumhurbaşkanı İbrahim el-Hamdi, 1978’de de onun halefi Ahmed el-Gaşmi suikastla öldürülmüştür. Her ikisi de Bakil kabile konfederasyonuna mensuptu. Bu olaylar üzerine ülkeyi yöneten geçici askerî konsey 17 Temmuz 1978’de Ali Abdullah Salih’i cumhurbaşkanı olarak atamıştır.
Ülke cumhuriyet rejimine geçmiş olsa da kabilelerin siyaset üzerindeki etkisi mutlaktı. Bakil kabile konfederasyonu Haşid’den daha büyük olmasına rağmen daha gevşek bir otoriteye sahipti. Bakil’i oluşturan kabilelerin daha bağımsız hareket etmesi ve Haşid’in nispeten daha merkezî bir otoriteye sahip olması, bir denge adamı olan Ali Abdullah Salih’in seçilmesinde belirleyici olmuştur. Salih, kabile liderlerini iktidar yapısına dahil etmiştir. Zeydi Haşid şeyhleri, özellikle Haşid’in liderliğini yapan Şeyh Abdullah el-Ahmer, Salih’in iktidara gelmesini kendi çıkarlarına uygun bulmuştur. Salih rejimi görünürde kurumsal bir parlamenter sistem olsa da pratikte geleneksel bir kabile sistemi olarak işlemiştir. Salih bu kabile ağları sayesinde meşruiyet kazanmış ve birleşmeden sonra da iktidarını 33 yıl sürdürmüştür.
Kendisi de bir Zeydi olmasına rağmen Salih, yönetimi boyunca Zeydi toplulukların yoğun olduğu bölgelere yönelik dışlayıcı politikalar izlemiştir. Bu durum, 1990’lı yıllarda Zeydi hareketinin güçlenmesinin zeminini hazırlayan en önemli faktörlerden biri olmuştur. Ali Abdullah Salih ve en güçlü kabile desteğini sağlayan Ahmer ailesi de mezhebi olarak Zeydi’ydi. Ancak onlar Saada’daki Zeydi halka ve güneydeki sosyalistlere karşı oldukça dışlayıcı ve ezici bir siyaset izlemiştir.
1962 cumhuriyet devrimi bin yıllık Zeydi imamet rejimine son vermiştir. Salih’in de içinden geldiği bu cumhuriyet rejimi, Zeydi dinî ve siyasi liderleri özellikle seyyidleri potansiyel bir tehdit olarak görmüş ve onları sistematik olarak dışlamıştır. Ali Abdullah Salih, Zeydi kimliğine rağmen iktidarını sağlamlaştırmak için Zeydi toplumunu bilinçli olarak zayıflatma ve bölme stratejisi izlemiştir. Bu çerçevede geleneksel olarak Zeydi bölgelerinde Selefi-Vahhabi militanları destekleyerek mezhebi bir güç dengesi yaratmış ve Zeydi dirilişini bastırmaya çalışmıştır. Salih döneminde Saada vilayeti siyasi ve ekonomik olarak cezalandırılmıştır. Bölgeye yeterli yatırım yapılmamış, temel hizmetler götürülmemiştir. Bu ise halkın rejime olan bağlılığını zayıflatmış ve öfkesini artırmıştır.
Ahmer ailesi de benzer şekilde Zeydi kimliğine rağmen Husi ailesiyle uzlaşmak yerine onlarla çatışmayı seçmiştir. Bunun nedeni Husileri kabilevi ve siyasi bir rakip olarak algılamasıydı. Çünkü Ahmerler Haşid kabile konfederasyonunun lideri olarak Yemen’in kuzeyindeki en güçlü gayri resmî otoriteydi. Husiler ise Bakil kabile konfederasyonuna mensuptu ve Zeydi diriliş hareketine fikrî olarak liderlik ettiği için Haşid’i oluşturan kabileler üzerinde de nüfuzunu artırıyordu. Nitekim kısa sürede Ahmer ailesinin merkezi sayılan Amran ilindeki Haşid kabileleri Ensarullah hareketine katılmıştır ki bu, Ahmerlerin hegemonyasının sarsılması anlamına geliyordu. Ahmerler, Ensarullah’a karşı Saada’daki Selefi militanları maddi ve lojistik olarak desteklemiştir. Ancak Hüseyin Husi ve ardından da Abdulmelik Husi’nin liderliği meseleyi bir kabile ve nüfuz meselesi olmaktan çıkarmış ve ideolojik boyuta taşımıştır. Bu sebeple de halkın desteği Ensarullah’a yönelmiştir. Ensarullah Hareketi 2014’te Amran’ı ele geçirip Ahmerlerin kalesi olan el-Hamri’deki evlerini havaya uçurarak bu ailenin on yıllardır süren hegemonyasına sembolik olarak son vermiştir.
Güney Yemen ise 1839’da Aden’i ele geçiren İngiltere’nin sömürgesiydi. Buradaki İngiliz varlığı 128 yıl devam etmiştir. Güney Yemen’in bağımsızlık ve sosyalist hükümet kurma hikâyesi 20. yüzyılın ortalarında sömürgecilik karşıtı mücadelelerle şekillenmiş ve Arap dünyasında eşi benzeri görülmemiş bir deneyimi ortaya çıkarmıştır. Güney Yemen’deki bağımsızlık hareketi 1963’te başlamıştır. Bu mücadelenin en etkili gücü Marksist-Leninist Ulusal Kurtuluş Cephesi’ydi. Uzun ve kanlı bir direnişin ardından son İngiliz askerinin toprakları terk etmesiyle 30 Kasım 1967’de bağımsızlık ilan edilmiştir. Bu tarihî adımla birlikte önce Güney Yemen Halk Cumhuriyeti, ardından da isim değişikliğiyle Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulmuştur.
1970’lerin başında Marksist-Leninist ilkeleri resmen benimseyen Güney Yemen ilk ve tek sosyalist Arap devleti olarak tarihe geçmiştir. Bu süreçte ülke, UKC’nin devamı olan Yemen Sosyalist Partisi tarafından yönetilmiştir. Güney Yemen ekonomik ve askerî olarak büyük ölçüde Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku ülkelerine dayanıyordu. Hükümet toprak reformu, kadın haklarının güçlendirilmesi ve kitlesel okuma-yazma seferberliği gibi sosyal ve ekonomik alanlarda radikal reformlar başlatmıştır. Ayrıca kendi devrimci fikirlerini komşu Umman ve Kuzey Yemen’e ihraç etmeye çalışmıştır. Kuzey Yemen’in iki cumhurbaşkanının öldürülmesinden sorumlu tutulmuştur.
Sosyalist deneyim ideolojik coşkuya rağmen ciddi iç sorunlarla boğuşmuştur. Güney Yemen kuruluşundan itibaren kabile yapıları ve Suudilerin desteklediği Hadramut ayrılıkçı hareketi ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu gerilimler 1986’da parti içindeki farklı hizipler arasında kısa süreli ama kanlı bir iç savaşa yol açmıştır. Bu çatışma rejimin istikrarını derinden sarsmış ve sosyalist projenin içten içe zayıfladığının bir işareti olmuştur.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetlerin çöküşü Güney Yemen’i ekonomik ve siyasi olarak çökertmiştir. Bu ortamda 22 Mayıs 1990’da Güney ve Kuzey Yemen, Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşmiştir. Ancak bu birleşme beklendiği gibi sorunsuz olmamıştır. 1993 seçimlerinden sonra Güney’in iktidar partisi Yemen Sosyalist Partisi’nin siyasi olarak saf dışı bırakıldığını hissetmesi gerilimi doruk noktasına taşımıştır. Kuzey tarafı ise YSP lideri Ali Salim el-Beyd’i kendisini devirmek için komplo kurmakla suçlamıştır. Birleşme sonrası ekonomik beklentiler büyüktü ancak sonuçlar hayal kırıklığı yaratmıştır. Güneyliler ekonomik olarak dışlandığını ve ihmal edildiğini hissetmiş, bu da ayrılıkçı eğilimleri güçlendirmiştir. Birleşme, Kuzey’in muhafazakâr kabile yapısı ile Güney’in sosyalist modelini entegre etmeyi başaramamıştı. En kritik sorun, iki ordunun tek bir komuta altında birleştirilememesiydi. Bu durum askerî bir çatışmayı kaçınılmaz hâle getirmiştir. Birleşme sonrası dönemde özellikle Güneyli siyasetçilere yönelik suikastlar taraflar arasındaki güveni tamamen yok etmiştir.
İşte 1994’teki savaş bu şartların ürünüydü. Savaşın en doğrudan nedeni, birleşmenin mimarları olan Kuzey’in lideri Ali Abdullah Salih ile Güney’in lideri Ali Salim el-Beyd arasındaki iktidar mücadelesiydi. Hüseyin Husi, Ali Abdullah Salih’in Güneylilere karşı başlattığı savaşa karşı çıkıyordu. Hüseyin Husi’nin 1994’teki iç savaşa karşı çıkmasının gerekçeleri arasında ulusal birliği koruma kaygısı, insani ve ahlaki gerekçeler ile dış müdahale karşıtlığı yer alıyordu.
Hüseyin Husi’nin, Ali Abdullah Salih rejiminin birleşmeden sonra haklarından mahrum bıraktığı sosyalist Güney halkına açtığı savaşa karşı çıkışının merkezinde, savaşın Yemen’in yeni kurulan birliğini ve toplumsal yapısını parçalayacağı endişesi yatıyordu. O dönemde çatışma Güney ve Kuzey halkları arasında değil, liderliğini Ali Abdullah Salih’in yaptığı Genel Halk Kongresi ve İhvan’ın Yemen kolu olan Islah Partisi ile daha önce Güney Yemen’i yöneten Yemen Sosyalist Partisi arasındaydı. Hüseyin Husi, bu siyasi çatışmanın Yemen’in ulusal birliğini parçalayacağını belirterek “uzlaştırma ekibi” içinde yer almış ve savaşı önlemek için aktif çaba sarf etmiştir.
Hüseyin Husi, Ali Abdullah Salih ve Islah Partisinin başlatacağı savaşın “mazlum Yemen halkının kaybı” olacağını söylüyordu. Bu nedenle savaşı “zalim” ve “haksız” olarak nitelendirmiş, kan dökülmesine ortak olmayı reddetmiştir. Kuzeyli biri olmasına rağmen Hüseyin Husi’nin Güneylilere karşı başlatılacak bir savaşa karşı çıkışı siyasal söylemden ibaret değildi. Hükümet tüm milletvekillerine başkentten ayrılma yasağı getirerek savaşa “meşruiyet kazandırmaya” çalışmıştır. Hüseyin Husi bu yasağa uymamış, Sanaa’dan ayrılıp memleketi Saada’ya gitmiş ve burada savaş karşıtı gösteriler düzenlemiştir.
Hüseyin Husi’nin iç savaşa karşı çıkma nedenlerinden biri de bölgesel ve jeopolitik sebepti. Ona göre savaş sadece bir iç çatışma değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel güçlerin yani ABD ve Suudilerin Yemen’deki nüfuz mücadelesinin bir sonucuydu. Güneylilere karşı savaşa muhalefet, bu dış müdahaleci gündeme ve ülkeyi kaosa sürükleyen güçlere karşı bir duruştu. İç savaşın kışkırtılması konusunda Suudi etkisi çok belirgindi. Suudilerin birleşmeden önce Güney Yemen’le hem ideolojik düşmanlığı vardı hem de sınır ihtilafı söz konusuydu. İlişkilerin en kronik sorunu, 1934 Taif Antlaşması’ndan miras kalan ve tam olarak belirlenmemiş sınırlardı. 1967’de Güney Yemen’in bağımsız olması ve ardından Marksist bir rejim kurmasıyla bu gerilim ideolojik bir boyut kazanmıştır.
Suudiler, sınırındaki solcu rejimi zayıflatmak için Güney Yemen içindeki sosyalist karşıtı gruplara silah ve destek sağlamıştır. Aynı dönemde Aden yönetimi de Kuzey Yemen’deki solcu isyancıları destekleyerek karşılık vermiştir. Ancak Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesi Suudileri daha da tedirgin etmiştir. Suudiler, birleşik ve demokratik bir Yemen’i kendi monarşisine ve bölgesel hâkimiyetine tehdit olarak görmüştür. Petrol keşifleri, birleşik bir ordunun potansiyeli ve Arabistan’la sınırı olan Yemen’in nüfus büyüklüğü bu algıyı güçlendirmiştir. Birleşik Yemen’in 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgaline verdiği destek Suudileri öfkelendirmiştir. Suudiler yaklaşık 1 milyon Yemenli göçmen işçiyi sınır dışı ederek Yemen ekonomisine ağır bir darbe vurmuştur. Suudiler 1994’te Güney’in ayrılık ilan etmesiyle başlayan iç savaşta bu kez Güneyli sosyalist ayrılıkçıları gizlice finanse etmiş ve onlara silah sağlamıştır. Amaç, birleşik Yemen’i zayıflatmak ve Kuveyt krizinde kendisine karşı duran Ali Abdullah Salih’i cezalandırmaktı. Hüseyin Husi 1994 iç savaşını engelleyememiş ve karşı çıkması onun milletvekilliği kariyerinin sona ermesine neden olmuştur.
Mümin Gençler Hareketi’nden Ensarullah’a
Hüseyin Husi, muhalefeti sebebiyle rejim tarafından başkentte milletvekilliği engellenince kendi şehri olan Saada’da dinî ve kültürel çalışmalara yoğunlaşmıştır. 1992’de kurulan ve başlangıçta Hak Partisi ile bağlantılı bir gençlik kolu gibi görünen Mümin Gençler Hareketi, Hüseyin Husi’nin Ali Abdullah Salih rejimi tarafından öldürülmesinden sonra Ensarullah Hareketi’ne dönüşmüştür. Mümin Gençler başlangıçta net bir siyasi programdan ziyade dinî, sosyal ve kültürel bir hareket olarak insan kazanmayı hedeflemiştir. Bu amaçla yaz kampları, spor kulüpleri ve sosyal yardım faaliyetleri düzenleyerek taban oluşturmuştur. Videolar aracılığıyla gençlere Zeydiliğin uzun tarihini ve öğretilerini anlatmıştır.
Hareketin en temel motivasyonu, Yemen’in kuzeyinde yüzyıllardır baskın olan Zeydi Şii kimliğini ve öğretilerini korumak ve canlandırmaktı. 1962’deki cumhuriyet devrimi Zeydi kimliğini bir siyasal tehdit olarak görüyordu. 1978’den beri Yemen’i demir yumrukla yöneten Ali Abdullah Salih’in iktidarına tehdit gördüğü Zeydi dinî kimliğini etkisizleştirmeye çalışmıştır. Hatta Zeydi dinî kimliğine karşı Suudi destekli Vahhabiliği teşvik etmiştir. Hareketin doktrinel temelini, Zeydi imamet teorisindeki “adaletsiz yöneticiye isyan hakkı” ilkesi oluşturuyordu. Hareket, Zeydi kimliğinin kamusal alanda yeniden görünür olmasını ve siyasi etkinliğinin artmasını savunuyordu. Hareket bu doktrinel temelinden dolayı Zeydi halk kitlelerinde kısa sürede kabul görmüştür.
Hareketin kurucu isimlerinden Yahya el-Husi’nin ifadesiyle asıl amaçlarından biri “Vahhabilik’le savaşmaktı”. Suudilerin desteğiyle Yemen’de Selefi-Vahhabi etkisinin artması, Zeydi toplumunda ciddi bir tehdit algısı yaratmıştı. Mümin Gençler Hareketi, Suudilerin piyonu olarak gördükleri Ali Abdullah Salih rejiminin politikalarına oldukça sert bir muhalefet yürütmüştür. Hareket, Lübnan’daki Hizbullah Hareketini model almıştır. İdeolojisini ABD ve İsrail karşıtlığı üzerine inşa etmiştir. 2003’teki ABD’nin Irak işgali sonrasında benimsenen ve hareketin simgesi hâline gelen “Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet olsun, zafer İslam’ındır” sloganı bu duruşun en somut ifadesi olmuştur. Yemen ulusalcılığı ve yolsuzluk karşıtlığı da hareketin belirgin özelliğidir. Bu yönüyle ideolojisi, bir tür Yemen ulusalcılığı ve “mustazaf” yani ezilmiş halkların savunuculuğu temasını taşımaktadır.
Hem Mümin Gençler hem de Ensarullah Hareketi’nde İran İslam Devrimi’nin etkisi güçlü olarak hissedilir. Hüseyin Husi ve babası Bedreddin Husi’nin 1980’lerde İran’a yaptığı ziyaretler, hareketin ideolojik oluşumunda önemli bir rol oynamıştır. İran İslam Devrimi’nin söylemi, özellikle ABD ve İsrail karşıtlığı ile “mustazafların direnişi” temaları hareketin söylemini derinden etkilemiştir. Bu yönüyle hareket, kendisini emperyalizme ve Siyonizm’e karşı küresel bir direniş ekseninin parçası olarak konumlandırmıştır.
Hareketin Ensarullah adını alması, 2004’te Hüseyin Husi’nin rejim güçleri tarafından öldürülmesinden sonra hareketin siyasi ve silahlı bir yapıya dönüşmesiyle gerçekleşmiştir. Hüseyin Husi’nin Ali Abdullah Salih tarafından dökülen kanı, henüz bir fidan olan Ensarullah Hareketi’ni dev bir çınara dönüştürecek ölçüde beslemiştir. Saada kentinde küçük bir topluluk olarak görülen Ensarullah Hareketi, 2011’de Arap Baharı denen süreçte Yemen devrimine liderlik edecek ölçüde kitleselleşmiştir.
Arap Baharı’ndan Yalın Ayaklıların Devrimi’ne
2011’de adına Arap Baharı denen kitlesel isyanların yaşandığı ülkeler, ABD açısından üç kategoriye ayrılmıştır: Hızlı devrildikleri için rejimleri kurtarılamayan müttefik ülkeler, rejimleri korunması gereken müttefik ülkeler ve rejimleri devrilmesi gereken düşman ülkeler. Tunus ve Mısır birinci, Bahreyn ve Yemen ikinci, Libya ve Suriye ise üçüncü kategorideydi. Yemen’deki ABD çıkarlarıyla uyumlu rejimi kurtarma işini Suudi rejimi üstlenmiştir. Suudiler bunu, Ali Abdullah Salih’i feda ederek rejimi kurtarmak şeklinde formüle etmiştir. Ancak iki yıl yönettikleri geçiş sürecinde kontrolü kaybetmişler ve 6 Şubat 2015’te Ensarullah Hareketi öncülüğündeki ikinci Kuzey Yemen devletinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Ensarullah Hareketi’nin “anayasa bildirisi” başlıklı bir metinle siyasi geçiş süreci başlatması, Suudiler ve yandaşları tarafından “Yemen’de darbe” olarak yansıtılmıştır.
Sadece Türkiye’de değil, Suudi liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü, Amerika ve BM Güvenlik Konseyi tarafından da darbe olarak nitelenen Yemen’deki 6 Şubat kararları özetle şu adımları içeriyordu: Meclis feshedildi ve geçiş sürecinde meclisin yetkilerine sahip 551 üyeli bir Ulusal Geçiş Konseyi kuruldu. İstifa eden Cumhurbaşkanı Abdurrabbuh Mansur Hadi’nin yetkilerini devralan 5 üyeli bir cumhurbaşkanlığı kurulu oluşturuldu. Ülkedeki güvenlik ve istikrarı sağlamak üzere bir Ulusal Güvenlik Konseyi kuruldu.
Normal işleyen bir devlet söz konusu olsaydı, belirli bir grup tarafından tek taraflı olarak atılan bu adım bir hükümet darbesi olarak nitelenebilirdi. Ancak gerçek, görünenden çok farklıydı. 2011’deki Arap Baharı sürecine uzanan geçmişiyle birlikte değerlendirildiğinde Yemen’deki 6 Şubat 2015 kararları bir “darbe” değil, aslında “devrimin ilk adımı” idi. Yemen halkının büyük çoğunluğu bu adımı desteklemiş, bir kısmı ise Suudilerin desteğiyle karşı devrimci bir rol üstlenmiştir.
Yemen’in 2011’de Arap Baharı süreciyle başlayan devrim öyküsü özetle şöyledir: 2011’de Tunus ve Mısır’daki halk isyanlarının etkisiyle 1978’den beri ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e karşı kitlesel gösteriler başlamıştır. Suudi liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü, Salih’i yetkilerini yardımcısı A. Mansur Hadi’ye bırakarak çekilmeye ikna etmiştir. A. Mansur Hadi, 21 Şubat 2012’de tek aday olarak girdiği seçimler sonunda cumhurbaşkanı olmuştur. Ancak Salih’i çekilmeye zorlayan ve “devrim” adı verilen şartlar, Salih döneminde dışlanan ve ezilen Ensarullah Hareketi ile sonradan Güney Geçiş Konseyi adını alacak olan Güneyli ayrılıkçıların belirleyiciliğini artırmıştır. Salih dönemi statükosunun sürdürülmesinden yana olan kesimlerle Salih döneminde dışlanan ve ezilen kesimlerin talepleri arasında denge kurmaya çalışan Hadi, Ensarullah ile Güney Yemen Hareketi’nin baskıları sonucu ulusal diyalog konferansları düzenlemeye mecbur olmuştur. Aylarca süren ulusal diyalog konferansları sonunda tüm grupların imzaladığı “Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması” adlı bir anlaşma metni hazırlanmıştır. Anlaşma, tüm siyasi grupların yönetime adil ve eşit katılımını öngörüyordu; ancak eski statükonun devamından yana olan gruplar, anlaşmaya aykırı adımlar atarak ya da anlaşma maddelerini uygulamayarak onu işlevsiz hâle getirmeye çalışmışlardır.
Bu durum şu üç gelişmenin yaşanmasına neden olmuştur. Birincisi, Ensarullah Hareketi ve müttefikleri 2014 yılının ağustos ayından itibaren Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması doğrultusunda bir ulusal birlik hükümeti kurulması ve yolsuzluklarla mücadele edilmesi talebiyle kitlesel gösteriler düzenlemiştir. Eski statükonun sembol ismi General Ali Muhsin el-Ahmer’in gösterileri şiddetle bastırma girişimi başarısız olmuştur. Ensarullah 22 Eylül’de başkent Sanaa’yı kontrol altına almış ve Ali Muhsin Ahmer de ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır.
İkincisi, Cumhurbaşkanı Hadi, Ensarullah ve müttefiklerinin ulusal birlik hükümeti talebine direnememiş; ancak Ahmed Avad bin Mübarek gibi eski statükonun devamından yana olan isimleri başbakanlığa ya da kilit görevlere atamaya çalışması ve Yemen’in 6 bölgeye ayrılmasını anayasa taslağına yerleştirmesi, krizin daha da büyümesine neden olmuştur. Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması, Güneylilerin talebi doğrultusunda Yemen’de federatif bölgeler kurulmasını içeriyordu; Ensarullah da sadece Güneylilerin haklarının iadesi bakımından buna onay vermişti; ancak Mansur Hadi’nin ülkede 6 federal bölge oluşturulmasını öngören bir anayasa maddesi hazırladığı ortaya çıkmıştır. Ensarullah bunu Suudilerin Yemen’i bölme girişimi olarak okumuş ve buna şiddetle karşı çıkmıştır.
Ensarullah Hareketi, Cumhurbaşkanlığı Bürosu Başkanı Ahmed Avad bin Mübarek’in Ensarullah karşıtı kabilelerin silahlandırılmasını isteyen ses kayıtlarının yayımlanmasını ve Ulusal Barış ve Katılım Anlaşmasını rafa kaldırmayı hedefleyen belgelerin ele geçirilmesini gerekçe göstererek Bin Mübarek’i tutuklamıştır. Cumhurbaşkanlığı Muhafızları Komutanının Ensarullah karşıtı kabilelere verilmek üzere karargahtaki silahları dışarıya nakletme girişimi 20 Ocak’ta Ensarullah’la Cumhurbaşkanlığı muhafızları arasında çatışmaya neden olmuştur. Cumhurbaşkanlığı sarayını kontrol altına alan Ensarullah Hareketi, krizin çözümü için Cumhurbaşkanı Hadi’ye Yemen’in 6 bölgeye ayrılmasını öngören anayasa taslağı maddesinin gözden geçirilmesi, Barış ve Katılım Anlaşmasının uygulanması ve Marib kenti başta olmak üzere ülkedeki güvenlik sorunlarının çözülmesi gibi hususları içeren 4 maddelik bir çözüm önerisi sunmuştur. Ancak Cumhurbaşkanı A. Mansur Hadi, çözüm yönünde adım atmak yerine 22 Ocak’ta istifa etmiştir.
Üçüncüsü, Hadi’nin tüm hükümetle birlikte istifa etmesi, ağır ekonomik kriz ve güvenlik sorunları yaşayan Yemen’de otorite boşluğunun doğmasına neden olmuştur. Ensarullah Hareketi’nin müttefiki olmasına rağmen ayrılıkçı Güney Yemen Hareketi’nin istifaları bağımsızlık için bir fırsat olarak değerlendirdiği düşünüldüğünde Yemen’in fiilî bir bölünmeye gittiği de görülmüştür. Ensarullah Hareketi, istifalar sebebiyle doğan yönetim boşluğunu gidermek, ekonomik krizin ve güvenlik sorunlarının ağırlaşmasını önlemek ve ülkenin bölünmesinin önüne geçmek için tüm siyasi grupların temsilcilerinin yer alacağı bir cumhurbaşkanlığı kurulu ve geçiş süreci önermiştir. BM Yemen Özel Temsilcisi Cemal bin Ömer’in de katıldığı siyasi gruplar arası müzakerelerden sonuç alınamamış ve Ensarullah Hareketi 6 Şubat’ta askerî ve sivil bürokrasinin de desteği ile geçiş sürecini yönetecek kurumları ve yol haritasını açıklamıştır.
6 Şubat kararları Ensarullah’ın tek taraflı adımı mıydı? Ensarullah’la çatışmaları ile tanınan İhvancı Islah Partisi, Ali Abdullah Salih’in Kongre Partisi, Nasıri Partisi, hatta Ensarullah’ın müttefiki olan Güney Yemen Hareketi, 6 Şubat kararlarına farklı gerekçelerle karşı çıkmışlardır. Ancak Ensarullah, iki yıllık geçiş sürecinde Yemen’i yöneteceği belirtilen yeni kurumların Yemen anayasası, Yemen Devrim Komitesi bildirisi ve ülkenin yüksek çıkarları esas alınarak kurulduğunu belirterek atılan adımın yasallığını vurgulamış ve diğer grupları katılıma çağırmayı sürdürmüştür. Ensarullah’ın 6 Şubat sonrası süreçte askerî bürokrasinin desteğine sahip olduğu da görülüyordu. Mansur Hadi kabinesinde Savunma Bakanlığı görevinde bulunan General Mahmud Subhi’nin Yüksek Güvenlik Konseyi’nin başkanlığına atanması ve eski kabinenin İçişleri Bakanı Celal Rişavi’nin, Güvenlik Politikaları Merkezi adlı kurumun başkanlığını yapan General Halid Sufi’nin, Ulusal Güvenlik Kurulu Başkanlığı yapan Hasan el-Ahmedi’nin ve Genelkurmay Başkanı Hüseyin Hayran’ın konseyde yer alması, askerî bürokrasinin desteğini yansıtmıştır.
Abdulmelik Husi, 8 Şubat’ta yaptığı konuşmasında “darbe” olarak nitelenen geçiş süreci adımını, “siyasi boşluğun giderilmesi için sorumlulukla atılmış tarihî bir adım” olarak izah etmiştir. Abdulmelik Husi’nin konuşmasında öne çıkan hususlar şöyleydi: “Bazıları siyasi boşluktan yararlanarak Yemen’i hedef alıyor. İçeride ve dışarıda Yemen halkının iradesi karşısında yenilmiş kesimler, Yemen’i ileri götürecek her adıma karşı çıkıyor, kumpaslar kuruyor. Cumhurbaşkanı A. Mansur Hadi’nin ve başbakanın istifasından sonra bir siyasi boşluk meydana geldi. İstifa eden hükümet yetkilileri ve onları destekleyen siyasi grupların hedefi ne? Otorite boşluğu oluşmasını ve tüm devlet kurumlarının çalışamaz hâle gelmesini mi istiyorlar? Bunu yaparak başka kartlar mı açmak istiyorlar? El Kaide’nin eylemlerini yeniden artırması, ülkenin güvenliğinin, istikrarının, ulusal bütünlüğünün hedef alınması ve ülkenin çok sayıda kantona ayrılarak bölünmesi için çaba gösteriyorlar. İşte bu çerçevede yönetim boşluğu tam anlamıyla bir komploydu. Yemen halkına yönelik zalimce bir adımdı. Cumhurbaşkanının istifası ve o yönde hareket eden grupların davranışları sorumsuzca ve insafsızca bir hareketti. Bu adımla ülke kaosa sürüklenmek ve çöküşe götürülmek istendi. Büyük Yemen halkı bu büyük ve ölümsüz devrimi ile hiç kimsenin ülkenin güvenlik ve istikrarıyla oynamasına izin vermeyecektir. Atılan bu devrimci, halkçı ve tarihî adım, küstahça değil sorumluca bir adımdır. Bazı siyasi gruplar, yalnızca kaos çıkararak siyasi süreci bitirmek ve ülke kurumlarını yok etmek için çalışıyor. Onların akıllıca ve sorumluca hiçbir programı yok. Onlar dışlanmadı, devrim onları hedef almadı. Devrim, sahayı herkesin katılımı için açtı; ama onlar katılımı kabul etmiyor. Onlara ‘katılımdan başka ne istiyorsunuz’ dedik. Ülkede otorite boşluğu olduğunda bunun size ne faydası olacak dedik. Bu boşluk ülkenin yararına değil. Otorite boşluğunun doğmasının ülkeyi ekonomik ve güvenlik açısından tehdit edeceği son derece açık. Onlar, otorite boşluğunun devam etmesini istiyorlardı. Onlar tüm grupların yer alacağı cumhurbaşkanlığı kurulu oluşturulması önerisine yanaşmadılar. Doğan otorite boşluğunun doğru bir şekilde doldurulmasına karşı çıktılar ve boşluğun sürmesinde ısrar ettiler.”
Yemen içindeki Suudi yanlıları tarafından “darbe” olarak nitelense de Yemen, aslında 6 Şubat’tan itibaren gerçek bir devrime giden ilk Arap Baharı ülkesi olmuştur. Çünkü 2011’de 6 ülkede başlayan ve “Arap Baharı” diye nitelenen isyanlar sonrasında geçiş süreçleri sadece Tunus ve Mısır’da tamamlanabilmiştir. Bahreyn, Suudiler tarafından bastırılmıştır. Libya’daki isyan başarılı olmuş ama devrime değil iç savaşa dönüşmüştür. Suriye’deki isyan ise hem başarısız olmuş hem de Amerikan müttefiklerinin Şam’a karşı vekâlet savaşına dönüşmüştür. Tunus ve Mısır’da isyanlar cumhurbaşkanlarını koltuklarından ettiği için başarılı olmuş; ancak bu ülkelerdeki isyancılar iktidara ortak olmayı devrim için yeterli görmüşlerdir. Geçiş süreçlerini kendileri belirleyip bürokrasiye rol vermek yerine bürokrasinin belirleyiciliğini kabul edip geçiş süreçlerinde rol almayı tercih ettikleri için de kolayca bertaraf edilmişlerdir.
Yemen’de 2011’de başlayan isyan sürecinin en önemli aktörlerinden biri olan Ensarullah Hareketi, Tunus ve Mısır’daki benzerlerinin aksine iktidar ortaklığını değil, sistemin tüm kesimlerin katılımıyla toptan değiştirilmesini savunmuştur. Geçiş sürecini devrimcilerin belirlemesini, askerî ve sivil bürokrasiye ise devrimcilerin rol tayin etmesini istemiştir. Bu yüzden devrimci gruplara katılım çağrısı yaparken eski statükonun korunmasından yana olan hem içerideki hem de dışarıdaki güçlerle mücadeleyi göze alabilmiştir.
Yemen, Ensarullah liderliğindeki devrimcilerin başkent Sanaa’yı kontrol altına aldığı 21 Eylül 2014’ten itibaren sadece yöneticilerin değişmesiyle sınırlı olmayan köklü değişimlere zorlanmıştır. Yemen’i sadece yönetici değişiklikleriyle sınırlı kalan “Arap Baharı” devrimlerinden farklı kılan ve kelimenin gerçek anlamıyla devrime zorlayan en önemli aktör, Suudilerle yandaşlarının “Husiler” diye küçümsemeye çalıştığı Ensarullah Hareketi olmuştur. 2010 yılının aralık ayında Tunus’ta başlayıp 6 ülkeye yayılan ve “Arap Baharı” adı verilen isyanlar, Bahreyn dışındaki 5 ülkede “devrim” hedefine ulaşmıştır. Zeynelabidin bin Ali’nin ülkeyi terk ettiği 14 Ocak 2011, Hüsnü Mübarek’in çekildiği 11 Şubat 2011, Ali Abdullah Salih’in istifa ettiği 23 Şubat 2011, Kaddafi’nin linç edildiği 20 Ekim 2011 ve ABD müttefiki bölge ülkelerinin el-Kaide militanı Colani’ye Şam’ı hediye ettiği 8 Aralık 2024, bu beş ülkedeki Arap Baharı devrimcilerinin zafer tarihleri olmuştur.
Arap Baharı devrimcilerinin sadece yerel iktidar sahipleriyle çelişkisi vardı; onların sistemleriyle ve onları destekleyen bölgesel veya uluslararası sistemle herhangi bir çelişkisi yoktu. Tüm devrim perspektifleri, devirdikleri iktidarlara ait mekanizmaları kullanarak ülkede kendi ideolojik ve siyasi programlarını uygulamaktan ibaretti. Devrim sürecinde halkın çoğunluğunun Müslüman olmasını iktidarlarının garantisi olarak gördükleri için serbest seçimleri ve sandık demokrasisini vurgulamışlardır. Arap Baharı devrimcileri, gerek devrim sürecinde gerekse iktidarda Amerikan çıkarlarıyla uyumlu olmuşlardır. İktidarı halka karşı güçlü kılan mevcut yerel sisteme dokunmamışlar; örneğin iktidar karşılığında İsrail liderliğindeki bölge düzenine uyumluluk garantisi vermişlerdir. Arap Baharı devrimcileri, yabancı güçleri iç işlerinde karar verici olmaktan uzak tutacak bir ulusal bilince sahip değildi.
2011’de 6 ülkeyi etkisine alan Arap Baharı serüveninde bugünkü tablo şöyledir: Mısır’da 2013’teki halk destekli askerî darbe ile Tunus’ta ise 2014’te serbest seçimlerle eski rejim seçkinleri yeniden iktidardadır. Libya, fiilî olarak birkaç parçaya bölünmüş bir çökmüş devlete dönüşmüştür. Tarihsel olarak Arap ulusal bilincinin ve İsrail’e karşı direnişin en güçlü kalesi olan Suriye ise İsrail işgaline açılmıştır.
Yemen’de 2011’de “Arap Baharı”, 2015’te ise “yalın ayaklıların devrimi” gerçekleşmiştir. Suudi liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’i yetkilerini yardımcısı Abdurrabbih Mansur Hadi’ye bırakarak çekilmeye ikna etmiş ve Yemen halkı 23 Şubat 2011’de devrim kutlaması yapmıştır. Bu, Yemen’deki Arap Baharı devrimiydi. Suudi ve Katar modeli Arap Baharı devrimi, İsrail karşısındaki Arap devletlerini çökertmeyi, İsrail’le uyumlu olan Arap devletlerinde ise hiçbir şeyi değiştirmemek için yöneticiyi değiştirmeyi öngören bir modeldi. Ancak 6 Şubat 2015’te Yemen’in Suudi ve ABD büyükelçilikleri tarafından yönetilmesine son veren “yalın ayaklıların devrimi” gerçekleşmiştir. Suudiler, ABD çıkarlarıyla uyumlu eski Yemen’i getirmek için Mart 2015’ten beri savaşmaktadır. Çünkü yeni Yemen, İsrail’le ticaretini dahi sonlandırmadan Gazze’deki soykırımı seyreden bölge devletlerinin aksine İsrail’e deniz ablukası uygulamış ve Eylat Limanı’nın iflasına sebep olmuştur. İşte bu yüzden yalın ayaklıların devrimi, saraylar ve onların soytarıları tarafından sevilmemektedir.
Sonuç: Etiketin Ötesindeki Gerçeklik
Yemen’de 2015’ten beri fiilî olarak iki hükümetin varlığından söz edilmesi, uluslararası toplumun Suudi destekli hükümeti Yemen devleti olarak tanıması ve Sanaa merkezli hükümetten “Husiler” olarak bahsetmesi, Yemen gerçekliğini yansıtmamaktadır. Bu etiketleme, Suudi Arabistan’ın 2015’te başlattığı savaşa meşruiyet üretmek için kullandığı bir söylem stratejisidir. Oysa tarihsel ve sosyolojik veriler göstermektedir ki Ensarullah Hareketi, 1990’lardan itibaren Zeydi kimliğinin kamusal alanda yeniden görünür olması ve siyasi etkinliğinin artması mücadelesini veren bir toplumsal hareketin evrimleşmiş hâlidir. Hareketin 2014-2015’te Sanaa’yı kontrol altına alması ve geçiş süreci başlatması, Suudilerin iddia ettiği gibi bir aile darbesi değil, uzun süredir biriken siyasi, ekonomik ve mezhebi dışlanmışlığın bir sonucudur. Yemen nüfusunun yüzde 85’ini yöneten bir hükümete liderlik eden bir hareketin “darbeci bir aile” olarak nitelenmesi, ne nesnel gerçekliğe ne de siyasi analiz mantığına uygundur. Zeydilik ise Yemen’de marjinal bir mezhep değil, bin yılı aşkın bir süre boyunca kuzey Yemen’in dinî ve siyasi hayatına hâkim olmuş, bugün de ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan bir inanç geleneğidir. Yemen gerçekliğini anlamak için etiketlerin ötesine bakmak ve ülkenin kendi tarihsel, toplumsal ve siyasi dinamiklerini kavramak gerekmektedir.
Kaynakça
Savra. “27 Nisan 1994: Husi Ensarullah’ın Savaşı Reddettiği ve Güney’e Sadık Kaldığı Gün.” 1 Mayıs 2025.
Köse, Saffet. “Hâdî-İlelhak, Yahyâ b. Hüseyin.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Cilt 15. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1997, 516-518.
TDV İslâm Ansiklopedisi. “Osmanlı Hâkimiyeti.” Cilt 44. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2013.
TDV İslâm Ansiklopedisi. “San’a.” Cilt 36. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2009.
“Yemen’de Osmanlı Varlığı ve Zeydî İmamlar.” Toplum ve Bilim, Sayı 83 (2000): 85-100.
Dashela, Adel. “Northern Yemeni Tribes during the Eras of Ali Abdullah Saleh and the Houthi Movement: A Comparative Study.” Sana’a Center for Strategic Studies, 14 Şubat 2022. Erişim tarihi: 20 Ekim 2026.
“26 Eylül 2021: Birlik, Yemenlilerin Açgözlülere Karşı İradesi.”
Habertürk, Vatan, Yeni Akit, Türkiye. 6 Şubat 2015.
YDH. “Ensarullah: Cumhurbaşkanlığı Sarayını Koruyoruz.” 20 Ocak 2015.
YDH. “Suudilerin Yemen Rövanşı.” 18 Ocak 2015.
YDH. “Ensarullah’tan Yemen Krizinin Çözümü İçin 4 Şart.” 21 Ocak 2015.
Anadolu Ajansı. “Güney Yemen Devletini Kuracağız.” 28 Ocak 2015.
Star. “Husiler 3 Günlük Süre Verdi.” 1 Şubat 2015.YEMEN’DE MEŞRUİYET İNŞASI: HUSİ ETİKETİNİN ÖTESİNDE ENSARULLAH, ZEYDİ DİRİLİŞİ VE DEVRİMCİ SÜREÇ

