VATANSIZ PARA’NIN ÜÇ AJANI: MARX, ENGELS, LENİN

Geçmişten Günümüze Mülksüzleştirme-Köleleştirme Oyunu Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 28 Nisan 2022

Soldan sağa; Karl Marx, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin. Kaynak: Imagekind

Uzun süredir taslak halinde bekleyen bu yazıyı yayınlama zamanı geldi. Okuduklarınız sizi biraz şaşırtacak. COVID-19 salgını ile dünya yeni bir sürece girdi. Rusya, Ukrayna’ya saldırdı. Enerji fiyatları fırladı. Enflasyon canavarı hortladı. Gıda krizi kapıda. Market rafları boşalacak. İnsanlar açlıkla güdülecek. Kitlesel göçlerden bahsediliyor. Olanların hiçbiri tesadüf değil. Bu yaşadıklarımız, Mayıs 2020’de İngiltere Prensi Charles Philip Arthur George ve Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab tarafından dünyaya duyurulan Büyük Sıfırlama (Great Reset)’nın birer parçasıdır. Yeni bir dünya düzeni zorla kuruluyor. Nereye sürüklendiğimizi ve neyle karşılaşacağımızı tahmin etmek için geçmişi iyi bilmemiz gerekiyor. Çünkü insanı köle gibi gören bu küreselciler hep aynı şablonu kullanıyorlar. Devletleri mülksüzleştirdiler şimdi sıra sizde. Komünizmi çözmeden ve bugünkü Ukrayna-Rusya savaşının köklerini bilmeden burnumuzun dibini göremeyiz. Ukrayna ile başlayalım. Hazar Devleti’nin yıkılışı 650-965 yılları arasında Karadeniz’in kuzeyinde bugünkü Ukrayna topraklarından Hazar Denizi’nin doğusunda Kazakistan’a kadar uzanan bölgede, doğu ile batı arasındaki ticareti kontrol eden Hazar isimli büyük bir devlet yaşamıştı. Arthur Koestler’e göre Hazar Devleti, 740 yılında Yahudi inancını resmi din olarak kabul etmiştir.1 Zannedildiği gibi Hazar Devleti tam bir Türk devleti değildi. Çünkü Hazarların hepsi Türk kökenli değildi. Halkın tamamı da Museviliği inanç olarak benimsememişti. Halk Müslüman, Hristiyan ve Putperestlerden oluşuyordu. Hazarların Kralı ve yönetici sınıfı Yahudi’ydi. Askerler ise büyük çoğunlukla Müslüman Türklerden oluşuyordu.2 Hazar Devleti’nde yönetenle yönetilenin farklı inançta olduğu ikili bir yapı vardı. Yönetenler Yahudi, yönetilenler ise çoğunlukla başka etnik ve dini kimliğe sahip olan insanların oluşturduğu halk idi. Kudüs merkezli Yahudi Krallığı Yehuda MÖ 586’da Babil İmparatorluğu tarafından yıkılmıştı. Ondan sonra kurulan bağımsız bir Yahudi devleti olan Hazar’ı da 965 yılında Ruslar yıktı. Devlet yıkılınca birdenbire insanlar ortadan kaybolmadı. Yahudiler o dönemde de ticaretle ve parayla uğraştığı için bir kısmı ticaret yollarını takip ederek göç etti. Çoğunluk batıya gitti. Almanya içlerine kadar ulaştılar. Polonya ve Macaristan’ı Hazar Yahudilerinin kurduğu söylenir. Bir kısmı ise İpek Yolu’nu takip ederek Buhara ve hatta Afganistan’a yerleşti. Geride kalanlar Orta Asya’dan gelen Türk akınlarıyla kurulan Altın Orda Devleti ve sonrasında Kırım Hanlığı’nda yaşamaya devam etti. Rusların Hazar Devleti’nden kalan toprakları kontrol altına alması zaman aldı. Rus Çarlığı topraklarını genişlettikçe bölgede kalan Yahudiler üzerindeki baskı artıyordu. Ruslar Yahudilerle beraber yaşamak istemiyor onları yeni fethettikleri topraklardan sürüyordu. Rus İmparatorluğu batıda Litvanya ve Polonya’nın bir kısmını ve güneyde Kırım’ı ele geçirdikten sonra dünyanın en büyük Yahudi nüfusunu kontrol eder olmuştu. Bu bölgede 5,2 milyon Yahudi yaşıyordu ve bölgenin ekonomisi, ticaretten üretime Yahudilerin tekelindeydi.3 II. Katerina, 1790 tarihinde İmparatorluğun batı kesiminde Baltık’tan Karadeniz’e uzanan “Pale” isimli bir yerleşim bölgesi ilan etti ve Yahudilerin bu bölgenin dışında yaşamalarını yasakladı. Pale bölgesi bugünkü Letonya, Litvanya, Polonya, Ukrayna, Moldova ve Rusya’nın bir kısmından oluşuyordu.4 Çar I. Aleksandr (1821-1825) döneminde Yahudiler üzerindeki baskı daha da arttı, Yahudiler köylerden ve kırsal alandan uzaklaştırıldı ve tarımla uğraşmaları yasaklandı. Böylece Yahudiler şehirlere doldu, işçi olmak ya da ticaretle ve el sanatlarıyla uğraşmaktan başka çareleri yoktu.

I. Nikola (1825-1855) Yahudiler üzerine en kapsamlı hukuki düzenlemeleri getiren Çar’dır. 1835 yılında çeşitli antisemitik düzenlemeler yürürlüğe koyuldu. Bunun üzerine Yahudilere karşı yönelen pogromlarda artış oldu.5 Pogrom kelimesi, Rusçada dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleri anlamına gelmektedir. Burada bir tespit yapalım; çünkü Yahudilere yönelen şiddetin kaynağını anlamamız gerekiyor. Yahudilere şiddeti hukukileştiren kimse, kanun yapıcıdır. Mutlak monarşilerde tek kanun yapıcı kral olduğuna göre, şiddetin hukuki sorumlusu Çar’dır. Peki, bu şiddeti kim istemektedir? Mesela ilerleyen yıllarda Yahudilerin Rusya’nın iç bölgeleriyle ticaret yapması yasaklanmıştır.

Çünkü Rus tüccarlar, Yahudilerle rekabet etmek istememektedir. Anlaşılacağı üzere Yahudilere şiddeti kışkırtan, yükselmekte olan Rus burjuvazisi ve aristokrasisidir (toprak ağaları). Rus burjuvazisi ve aristokrasisi yükselen milliyetçilik akımlarının etkisiyle birlikte kendisine en büyük rakip gördüğü Yahudi sermayesinden kurtulmak istemektedir. Peki, bunu nasıl yapacaklardı? Yahudilerden nasıl kurtulacaklardı? Bulunan yöntem halkı Yahudilere karşı kışkırtmaktı. Ortodoks Kilisesi bu işi başarabilirdi. Zaten Hristiyanlar, Yahudilerin Hz. İsa’yı öldürdüğünü düşündükleri için onlara düşmandı. Kilisenin kışkırtmasıyla belli dönemlerde Rus halkı Yahudilere saldırtıldı ve Yahudiler göçe zorlandı.

Peki, olayı Yahudiler açısından düşünün. Soyunuza yönelen bu saldırıyı önlemek için ne yapmalısınız? Düşmanlarınız kim? Hatırlatalım: 1) Çar, kanun yapıcı yani mutlak monarşi, 2) Rus iş adamları ve toprak ağaları, yani milli burjuvazi ve aristokrasi, 3) Ortodoks kilisesi yani dini inanç. Bu üçünden kurtulursanız, kimse halkı size karşı saldırı için harekete geçiremez. Bu arada Yahudilerin nüfus olarak Ruslara gücü yetmeyeceği için, her zaman olduğu gibi eski askerleri olan Türkleri her dönemde Ruslara karşı kullandığını da söylemeden geçmeyelim.

Tarihteki OsmanlıRus savaşlarının önemli sebeplerinden birisi de budur. Babası Kuzey Macaristan’a göç etmiş bir Rus Yahudi’si olan yazar Arthur Koestler, “On Üçüncü Kabile” isimli kitabında, Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia Türkleri bugün de kullanmaya devam etmek için uydurulmuş bir yalandır. Aşkenaz Yahudileri Türk değildir.

Rusya’da yapılan Pogromlar döneminde bölgeden batıya ciddi bir Yahudi göçü oldu. Milyonlarca Yahudi yurdunu terk ederek Avrupa’ya oradan da Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Peki, Çarlık Rusyası’nda Pale olarak adlandırılan bölgeyi ve bu bölgedeki Yahudilere karşı yapılan uygulamaları kim yürürlükten kaldırdı dersiniz? Bu uygulamaları Bolşevik Devrimi ile iktidara gelen Lenin yürürlükten kaldırmıştır.6 Lenin’in kim olduğundan daha sonra tekrar bahsedeceğiz.

Yahudiler Avrupa’da da baskı altındaydı

Rusya’dan batıya göç eden Yahudiler Avrupa şehirlerindeki Yahudi gettolarını doldurmuştu. Yeni gelenler diğerlerine benzemiyordu. 1492 yılında engizisyonu yaşamış Avrupa Yahudileri kılık kıyafet olarak artık Avrupalı olmuş sosyal yaşama uyum sağlamıştı. Ama Rusya’dan gelenler öyle değildi. Sokakları cübbeli ve zülüflü Yahudilerin doldurması Avrupalı halkları rahatsız etmeye başlamıştı. Avrupa’da da antisemitizm tırmanmaya başladı. Karl Marx’ın doğduğu şehir olan Bonn, önceleri Fransa’nın sınırları içerisindeydi. 1789 Fransız ihtilali Yahudilere de özgürlük getirmişti. Diğer vatandaşlarla eşit haklara sahiptiler. Dinlerini gizlemeden yaşayabiliyorlardı. 1815’te, Napolyon’un yenilgisinden sonra, Bonn şehrini de içine alan bugünkü Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaleti tekrar Prusya’nın kontrolüne geçmişti. Kral III. Frederick William, kontrol altına aldığı bu topraklarda Yahudilere uygulanan kısıtlamaların çoğunu tekrar geri getirmişti. Prusya Krallığının tamamında Yahudilerin devlette yüksek makamlara ve memurluklara gelmeleri yasaktı. 1816’da bu yasaklar genişletildi, Yahudilerin avukatlık ve eczacılık gibi meslekleri yapmaları da yasaklandı. 25 yıl gibi kısa bir süre özgürlüğün tadını çıkarmış olan Yahudiler yeniden baskı altına alınıyordu. Bu durum Yahudi toplumu üzerinde büyük bir sıkıntı yaratmıştı. Bazıları, eski aşağılanmış statülerine geri dönmek yerine vaftiz olmayı tercih etti.7 Karl Marx’ın avukat olan babası Heinrich Marx da bunlardan biriydi. Yahudiler yeniden yer altına inmiş, kripto kimlikleriyle yer üstünde yaşamaya başlamışlardı.

Komünizmin Doğuşu

Aynı yıllarda sanayi devrimi, işçileri köleleştirmeye başlamıştı. Emekten başka satacak hiçbir şeyleri olmayan işçiler, çok ağır koşullarda günde 13-15 saat gibi uzun süreler çalışmak zorunda kalıyor, emeklerinin karşılığında aldıkları asgari ücret ancak hayatta kalmalarına yetiyordu. İşçilerin arasında Rusya’dan göç etmiş Yahudiler de vardı. Fakat onlar diğerlerinden farklıydı. Okuma yazma biliyorlardı. Birçoğunun sanatı vardı. Hatta bazıları zamanında ticaretle uğraşmış, zenginliği tatmış kimselerdi. Sosyalizm düşüncesi işçiler arasında hızla yayılmaya başlamıştı. Sosyalizmi savunanların en önde gidenleri hep Yahudilerdi. Avrupa’da Sosyalizmin yanı sıra antisemitizm de yükselişteydi. Bu iki akım, Vatansız Para’ya yani büyük Yahudi sermayesine ciddi tehdit teşkil ediyordu. Toplumun en üst tabakasında, bankalara ve finansa 7The life and Opinions of Moses Hess, https://marxists.architexturez.net/subject/jewish/moses-hess.pdf Osman Başıbüyük – Sun Savunma Net Sayfa 6 / 39 hükmeden birkaç aile de Yahudi kökenliydi, toplumun en altında ezilen tabakanın önde gelenleri de Yahudi kökenliydi. İki zıt kutbun önderleri aynı soy ve aynı inanca sahipti! Yükselen sosyalist fikirlerin zorlamasıyla devletler, finansal sermaye ve sanayi üretimiyle uğraşan Yahudi kökenli büyük burjuvaziye yönelik çeşitli tedbirler alabilirdi. O sıralarda yükselişte olan sosyalist hareket içinde küçük burjuvazi (kobiler) de yer alıyordu. Üretimin çoğunu yapan onlar olmasına rağmen, kârın çoğunu banka ve bankerler alıyordu. Üretimi yapan küçük burjuvazi, kredi veren sermayeye sürekli faiz ödemek zorundaydı. Bu durum küçük burjuvazinin finansal sermayeye karşı tavır almasına sebep oluyordu. Benzer bir durum devletler için de geçerliydi. Devlet, çarkların dönmesi için sürekli sıcak paraya ihtiyaç duyuyor ve bu kaynağı sağlayan bankerlere borçlanıyordu. Devletin sırtındaki bu borç ve faiz yükü, vergi yoluyla halkı ezerken, paraya muhtaç olan yöneticilerin sermayenin taleplerine boyun eğmesini sağlıyordu. Küçük burjuvazi ile devletin uzlaşarak halkın yanında ortak hareket etmesi, finansal sermaye açısından bir felaket olabilirdi. Tarihte defalarca olduğu gibi krallar, zengin Yahudilerin para ve mallarına el koyabilir, onları yok edebilirdi. Bir başka deyişle finans sektörü devletleştirilebilirdi. Bu manada yaklaşan sosyalizm belası rayından çıkarılmalı ve başarısızlığa mahkûm edilmeliydi. İşte bu işi komünizmi icat eden Karl Marx, Friedrich Engels ve Moses Hess başardı.

Karl Marx’ın Yahudi kökenli olduğunu daha önce yazmıştık. Marx, büyük hahamlar çıkarmış, çok köklü, dindar ve çok zengin bir Yahudi ailenin mensubuydu; Lionel de Rothschild ile de kuzendi. Lionel de Rothschild, ailenin İngiltere kolunun lideri ve en güçlü bankeriydi. Ayrıca Marx, mason olup Frankist tarikatına bağlıydı.8 Friedrich Engels de Yahudi kökenli bir masondu. Engels’in babasının hem Almanya hem de İngiltere’de tekstil fabrikaları vardı. Bu iki düşünürü en çok etkileyen kişi Moses Hess ise babası haham olan, dini eğitim almış çok dindar bir başka Yahudi’ydi. Komünist manifestoyu bu üç şahsiyet kaleme aldı. Komünist manifestoyu kaleme alanların çok zengin ve dindar Yahudi ailelerinden gelmesi size hiç garip gelmiyor mu? Babasının fabrikaları olan çok zengin bir insan, “fabrikalar devletin olsun ben de orada” işçi olayım der mi?

Aynı dönemde Lionel de Rothschild İngiltere’de siyasete girmek istiyordu. Çünkü siyasete girmeden devletin kararlarını yönlendirmek mümkün değildi. Fakat siyaset alanı Yahudilere kapalıydı. Hatta mutlak monarşilerde kral ve soylular hariç sıradan halk da siyasette söz sahibi olamıyordu. İngiltere’de parlamento vardı ancak kanunlar Yahudilerin siyasete girmesine izin vermiyordu. Lionel de Rothschild, 1847’de Londra vekili olarak İngiliz meclisi Avam Kamarasına seçilmişti ama İncil üzerine yemin etmek istemeyince ve Yahudi olduğu gerçeği herkesin gözüne batınca vekilliği onaylanmamıştı. Bu arada Yahudi asıllı olup Protestan olarak vaftiz edilen kripto Benjamin Disraeli, 1837 yılında Muhafazakâr Parti’den Avam Kamarası’na girmiş aktif bir siyasetçiydi.9 Lionel de Rothschild ile de yakın arkadaştı. Disraeli aynı zamanda bir yazardı. 1844 yılında “Coningsby” isimli politik bir roman yazmıştı. Romanında yarattığı Sidonia karakteri ile Yahudilerin üstünlüğü fikrini dillendirmekteydi. Sidonia karakteri hem kendisi hem de arkadaşı Baron Lionel de Rothschild gibi gizemli ve üstün yetenekleri olan bir kimseyi anlatıyordu. Romanda Yahudilerin küçük ama güçlü özel aileler vasıtasıyla dünya

işlerinde çok etkili oldukları söyleniyordu.10 Disraeli, dünyayı yöneten karakter Sidonia ile Rothschildler”i özdeşleştirmişti.11 Romanda Sidonia karakteri, 1844 yılında Avrupa’da bir gezintiye çıkıyor ve Avrupa çapında büyük bir dünya savaşının geleceğini haber veriyordu. Sidonia, “Almanya’da planlanan ve hazırlanan, dünyayı değiştirecek devrim şüphesiz Yahudilerin imzasını taşıyacaktır” diyor ve bu durumun “ülkede tüm üst düzey görevlere Yahudilerin yerleşmiş olmasından kaynaklandığını” söylüyordu.12 Anlaşılacağı üzere Disraeli romanında yaklaşan 1848 halk hareketlerini haber vermekteydi. 1848 yılında Fransa’da başlayan halk ayaklanması birdenbire tüm Avrupa’yı sarmış “Avrupa Baharı” yaşanmıştı.

Komünist Manifesto

Halk ayaklanmalarını komünist manifesto tetiklemişti. Komünist manifestoyu ilk okuduğumda bana çok saçma sapan bir metin gibi gelmişti. Belki tercüme kötüdür diye İngilizce tercümesini okudum, yine saçma geldi. Metinde bir gariplik vardı. Çözmek için ciddi çaba sarf ettim. Sonra metnin bir operasyon metni olarak hazırlandığını fark edince plan tüm çıplaklığıyla görünmeye başladı. Metin çok basit bir metindi, ama perde arkasındaki kurgu müthişti. Metin, işçileri kışkırtmak için hazırlanmıştı. Amaç, halkın yıkıcı gücünü kurulu düzene karşı kullanarak yeni bir düzen kurmaktı. Mutlak monarşiler yıkılacak, Vatansız Para’nın meclislerin içinde yer alacağı Meşruti Monarşilere geçilecekti. Bunu yaparken de sosyalizmin Vatansız Para’ya (küresel sermayeye) verebileceği zararın önüne geçilecek, yani zamanla bu akım başarısızlığa mahkûm edilecek şekilde kurgulanacaktı. Tekrar vurgulayalım, komünizm başarısız olması için kurgulanmıştır. Şimdi metni bu perspektiften biraz inceleyelim: 1) Manifesto, toplum içerisindeki kutuplaşmayı, “burjuvazi” (sermaye, zenginler, işveren, toprak sahipleri) ve “proletarya” (işçiler) olmak üzere keskin bir şekilde ikiye ayırmaktadır. Manifestoya göre, toplumda ne grinin tonları ne de başka renkler vardır. Taraflar siyah ve beyaz olarak keskin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Oysa toplum içerisindeki sınıfsal yapı, en tepeden en aşağıdaki vasıfsız işçiye gelene kadar çok sayıda katmandan oluşmaktadır. Manifesto bu ayrımı göz ardı ederek, özel mülkiyeti herkes için tamamen ortadan kaldırmak istemektedir. Bir başka deyişle toplumun diğer katmanlarını vasıfsız işçi ile aynı statüye düşürmek istemektedir. Bu ciddi bir tehdittir. Bu ütopya, kol gücünden başka satacak hiçbir şeyleri olmayan vasıfsız işçilerin hoşuna gitmiş olabilir, ancak toplumun üst katmanlarına doğru çıktıkça, sahip olduklarını kaybetme fikri, asıl gücü elinde bulunduranların hiç de hoşuna gitmemiştir. Daha önce küçük burjuvazinin Vatansız Para’dan rahatsız olduğunu yazmıştık. Küçük burjuvazi, işçiler ve devlet uzlaşarak finans sömürüsü sorununa bir çözüm bulabilirdi. Bu üçünün birlikte hareket etmesi finansal sermaye açısından bir felaket olurdu. Bu felaketi önlemek için hazırlanan Komünist Manifesto, toplumun üst kesimlerini ve özellikle küçük burjuvayı ellerindeki tüm varlıkları almakla tehdit ederek, karşıt kutba, işçilerin karşısına itti. Böylece maaş alamadığı takdirde bir ay sonra açlıktan ölecek olan işçiler ayaklanma sonrasında yapayalnız kalacaktı. Komünist Manifesto, aynı zamanda işçileri, kendilerine yapılan haksız sömürüye karşı da kışkırtıyordu. İşçilerin saldırganlaşması, düzeni sağlamak zorunda olan devleti mecburen onların karşısına dikti. Devlet yönetimi, kral ve soyluların elindeydi. Dolayısıyla bütün kötülüklerden onlar sorumlu tutulacaktı. Bu karşılaşma bir anlamda işçiler ile kral ve soyluların karşı karşıya gelmesi anlamına geliyordu. Bu karşılaşmada burjuvazi de işçilerden tehdit algıladığından devletin yanında yer alacaktı. Böylece finansal sermaye karşısında ittifak yapabilecek, devlet, küçük burjuvazi ve işçiler karşı cephelerde birbirleriyle çatışırken Vatansız Para, kendisini güvence altına alabilecekti. İşçiler burada sadece yıkıcı güç olarak kullanılacaktı. 2) Komünist manifesto, aynı zamanda dine de saldırıyordu. Ona göre din, “halkın afyonuydu”. Dini inancın ortadan kaldırılması, halkın hayali bir mutluluk veya öteki dünyada sahip olunacak bir mutluluk yerine bu dünyadaki mutluluğu aramasını sağlayacaktı. Bu akla yatkın gibi gelen gerekçelere rağmen insanlığın bilinen tarihinden beri var olan dini inancı ortadan kaldırmak mümkün değildi. Bu saldırı, otomatikman kiliseyi de işçilerin karşısındaki gruba dâhil ederek finansal sermayenin önünde daha güçlü bir bariyer oluşmasına yardımcı olacaktı.

Din, ezilenlerin iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. O halkın afyonudur. Kaynak: AZ QUOTES Bununla birlikte dini inanca yapılan saldırının arkasında çok önemli bir başka hedef daha vardı. Yükselen Yahudi düşmanlığının temelinde Hristiyan inancı yatıyordu. Daha önce yazmıştık, Hristiyanlar, Yahudilere Hz. İsa’yı öldürdükleri için düşmandı. Orta Çağa’da yaşanan engizisyon felaketi herkesin aklındaydı. İşçilerin önüne koyulan ateist olma fikri tutar ve toplum tarafından kabul görürse, dini inanç ve din adamlarının da toplum üzerindeki etkisi zayıflayacaktı. Böylece Yahudilere yapılan din temelli saldırıların azalacağı hesaplanıyordu. Örneğin 1871 yılında Fransa, Prusya ile yaptığı savaşta ağır bir yenilgiye uğrayınca ülkede rejim çökmüş ve bir iktidar boşluğu doğmuştu. Komünistler bu boşluktan yararlanarak Paris’i ele geçirdiler ve Paris Komünü’nü kurdular. Komünistlerin ilk yaptığı iş din adamlarını öldürmek ve kiliselere saldırmak olmuştu. Anlaşılacağı üzere komünizmin, dini inancı baskı altına alma planı işe yarıyordu. İşin ilginç yanı Manifesto’ya laikleşmenin temelini oluşturacak “din, halkın afyonudur” cümlesini yazdıran haham seviyesinde çok dindar bir Yahudi olan Moses Hess idi.13 Hess, 1862 yılında yayınlanan “Rome and Jerusalem (Roma ve Kudüs)” isimli kitabında, Yahudilerin Filistin’de kendi devletlerine sahip olmaları gerektiğini söylüyordu. Hess’e göre sürgündeki Yahudiler, bu yönde çabalarken aynı zamanda ulusal kimliklerini kaybetmemeliydi. Yahudi dinine sıkı sıkıya sarılmak, Yahudi milli kimliğini korumanın en iyi yoluydu. İşçilere dinsizliği tavsiye eden Hess, Yahudilere dini inancınıza sıkı sıkıya bağlı kalın diyordu!

Musevilikte Filistin’de kutsal topraklara gömülenlerin Mesih dünyaya geldiğinde ilk diriltilecekler arasında olacağına dair bir inanç vardır.14 Bu inanç çerçevesinde Modern Siyonizm ve Siyonist Sosyalizmin kurucusu olarak adlandırılan (Komünist) Hess’in kemikleri 1961 yılında İsrail’e nakledilmiştir.

3) Komünist Manifesto, vatan ve millet kavramlarına da saldırıyordu. Manifestoya göre zaten işçilerin vatanı yoktu, onlara ait olmayan bir şeyin, onlardan alınması da mümkün değildi. Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktı. Kulağa hoş gelen bu sözler hiç de gerçekçi değildi. İnsanlar daha ilk çağlarda kabileler halinde yaşamaya başlamışken yiyecek için birbirleriyle de savaşmaya başlamıştı. Sahip olduğu toprağı koruma içgüdüsü ileride devletleri oluşturacaktı. Fransız ihtilali sonrasında milliyetçiliğin tavan yaptığı, ulusal devletlerin birliklerini sağlamaya başladığı bu dönemde akıntıya karşı kürek çekmenin başka bir amacı olmalıydı? Vatan ve millet kavramını ortadan kaldırmaya çalışmak, aynı özel mülkiyet ve dini inancı ortadan kaldırmaya çalışmak gibi yükselmekte olan sosyalist düşüncelerin içerisine koyulmuş bir başka bombaydı. Bu fikir, insanları sosyalist olmaktan uzaklaştırıyordu. Diğer yandan, önceleri Hristiyan inancı temelinde yükselen Yahudi düşmanlığı, Fransız İhtilali’nden sonra yeni bir boyut kazanmıştı. Etnik kimliklerine sahip çıkan halklar, farklı bir etnik kimliğe sahip olan Yahudilere artık ırk temelli düşmanlık da beslemeye başlamıştı. İşçilerin, vatan ve millet kavramlarını reddetmesi, etnik kimlik temellinde Yahudi ırkına yönelen düşmanlığı azaltabilirdi. 4) O dönemde toplumda, “komünistler kadınları ortak kullanıma açmak istiyor” şeklinde bir inanç vardı. Muhtemelen bir franskist olan Marx gibi birçok komünist o günlerde de “Kuzu Bayramı” ritüelini

devam ettiriyordu. Muhtemelen bu sebeple Komünist Manifesto’da “ailenin kaldırılması” ve “kadının ortak kullanımı” konusunda yapılan suçlamalara yönelik savunmalar yer almaktaydı. Doğal olarak bu savunma da böyle bir şeyin olabileceği şüphesini yaratarak sosyalizme yapılan saldırıya bir bomba daha ilave ediyordu. 5) Komünist Manifesto, gerici sosyalizm olarak tanımladığı, “feodal sosyalizm”, “küçük burjuva sosyalizmi” ve “Alman sosyalizmi” ile tutucu sosyalizm olarak adlandırdığı “burjuva sosyalizmine” de saldırıyordu. Her ülkenin kendi şartları altında gelişmeye başlayan sosyalist hareketler kendi akışına bırakılsaydı, Vatansız Para ve Yahudiler açısından ciddi kötü sonuçlar doğurabilirdi. Vatansız Para’nın, Avrupa’nın tüm ülkelerinde birbirleriyle irtibatlı bankaları vardı. Bütün devletler onlara borçluydu. Daha önce belirttiğimiz gibi sosyalist hareketler ve milliyetçiliğin yükselişi, kral ve soyluları, yani devletin gücünü elinde bulunduran asli unsuru, küçük burjuva ve işçilerle işbirliğine mecbur ederek, sermaye sömürüsüne karşı tedbirler almaya itebilirdi. Anlayacağınız Yahudi tefecilerin canı ve paraları tehlikeye girmek üzereydi. Bulunan çözüm, bütün sol ve sosyalist hareketler ile işçileri, Manifesto’nun çizdiği çerçevede birleşmeye zorlamaktı. Komünist Manifesto, “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” cümlesiyle bitmektedir. Herkesi tek tip kalıba sokma çabasının tam tersi yönde, yükselişteki sosyalist hareketleri kendi arasında güç mücadelesine sürükleyerek zayıflatacağı çok açıktı. Öyle de oldu, sosyalist hareketler kendi aralarında çatışarak parçalandı. Komünist Manifesto, yükselen sosyalizm fikrini başarısızlığa mahkûm etmek için tasarlanmıştı. Komünist Manifesto’nun asli amacı kurulu düzeni yıkmaktı. Avrupa’da Orta Çağ’dan kalan feodal ilişkiler hâlâ devam ediyordu. Bazı ülkelerde her ne kadar monarşileri bağlayan meclis ve anayasalar olsa da kral ve etrafındaki aristokrasi ile onları destekleyen kilise, devlet yönetimine hâkimdi. Vatansız Para ve Yahudilere yönelik tehdit, bu üçünden geliyordu. 1492 yılında Yahudilerin İspanya’dan kovulmasını ve mallarına el koyulmasını sağlayan Elhamra Kararnamesi, kral, soylular ve kilise gücüyle ortaya çıkmıştı. Rusya’da da benzer şey olmuştu. Çar, milli burjuvazi ve kilise Yahudilere saldırının sebebiydi. Yahudi düşmanlığının yükseldiği Avrupa’da her an böyle bir şey olabilirdi. Vatansız Para’nın bekası için kral, aristokrasi-burjuvazi ve kiliseden kurtulmak birinci öncelikli görev haline gelmişti. Demokrasi fikri doğmaya başlamıştı. Komünist Manifesto, bu yerleşik düzeni yıkmak için ezilen işçileri kullanmak istiyordu. İşçilerin önüne, “sizi sömüren zenginler olmayacak, hepimiz eşit olup refah içinde daha mutlu yaşayacağız” ideali koyulmuştu. Bu ideal, milli sermaye birikiminin önüne geçmek için uydurulmuş sahte bir söylemdi. Milli sermaye olmadan iş yaratılamaz, gelişme olamazdı. Şimdi yapılması gereken şey işçileri ve halkı isyana hazırlamaktı. Manifestonun isyan komplosu nasıl sonuçlandı? Komünist Manifesto, aslına bakılırsa hiçbir zaman gerçekleşme imkânı olmayan sürrealist bir ütopyadan ibaretti. Bu çıplak gerçeği, dönemin sol aydınları da biliyordu. Manifesto’yu kaleme alanlar zaten her şeyin farkındaydı. Ancak eğitimsiz, cahil işçilerin hiçbir şeyden haberleri yoktu.

Komünist Manifesto’nun içerisinde İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Flamanca ve Danca (Danimarka) yayımlanacağı yazıyordu. Fakat Londra’da dağıtılan ilk kopya Almanca olmuştu. Kısa süre içinde diğer dillere çevrilen kopyalar tüm Avrupa’yı sardı. Bugün birileri çok güzel bir manifesto hazırlasa, mevcut internet ve sosyal medya ortamında bu belgeyi tüm Avrupa’ya ulaştırmak mümkün olmaz. Belgenin yayılabilmesi için her ülkede belli bir organizasyon ve bu organizasyonları birbirine bağlayan irtibat elemanları ile merkezi bir beynin olması gerekir. Günümüzde bu sisteme network (ağ) deniyor. Marx, Engels, Hess gibi ülke ülke gezen ve gittikleri her yerde teşkilat kuran, insanları organize eden yüzlerce Yahudi aktivist vardı. Dini inançları, hayatta kalma içgüdüsü ve etnik kimlikleri onları birbirine bağlıyor, mücadele azimlerini artırıyordu. Büyük Yahudi sermayesi ise bu işler için gerekli parayı sağlıyordu. Matbaa icat edildiği günden beri bütün ülkelerde basın-yayın çoğunlukla Yahudilerin kontrolündeydi. Bildirileri basmak ve dağıtmak onlar için çok kolay olmuştu. Networkun en önemli parçası sinagoglardı. Hahamlar vasıtasıyla bütün ülkelerdeki Yahudiler plan çerçevesinde doktrine ediliyordu. İşçiler, yıllardır gizli ve açıktan dağıtılan gazete, broşür, bildiri ve yapılan örgütlenmelerle isyana hazırlanıyordu. Manifesto bir işaret fişeği olarak kullanılmıştı. İsyanın bütün ülkelerdeki liderleri hep Yahudilerdi. Çeşitli kısıtlamalarla birçok meslekte çalışmaları yasaklanan Yahudiler, toplumun en alt tabakasına itilip ezildikleri için isyanda en önde savaşacak gönüllü askerler haline gelmişlerdi. Başka çareleri yoktu ya savaşıp özgürlüklerini kazanacaklar ya da ikinci sınıf insan muamelesi görmeye devam edeceklerdi. Burada kimse Yahudi düşmanlığı yaptığımızı falan zannetmesin. Biz mekanizmayı tarif etmeye çalışıyoruz. Basite indirgeyecek olursak mekanizma aynı FETÖ’de olduğu gibi işliyordu. Örgüt elemanları örgütteki hiyerarşilerine göre nimetlerden faydalanıyor ve birbirlerinin desteğiyle toplumsal katmanda üst sıralara ilerliyorlardı. Ama tepe kadrosu hariç hiçbirinin ne yaptığından veya neye hizmet ettiğinden bile haberi yoktu. Çoğu zaman da ezilenler onlar oluyordu. Hatırlayın tepeden emir geldiğinde FETÖ’nün asker üyeleri gözleri kapalı 15 Temmuz darbe girişimine kalkışmıştı. Yahudilerden oluşan Vatansız Para’nın örgütü de aynı mantıkla işliyordu. Yahudiler dini inançlarına çok bağlı insanlardı. Vatansız Para’nın sahipleri onların bu inancını istismar ediyor, mistik kabala öğretisiyle kendi iktidarlarını ve zenginliklerini korumak için onları birer maşa olarak kullanıyorlardı. Komünist manifesto meselesine tekrar dönelim. Daha önce komünistlerin, monarşi, aristokrasi, burjuvazi ve kiliseyi bitirmek istediklerini yazmıştık. İşin ilginç yanı komünistler gibi liberaller ve milliyetçiler de monarşileri devirip, anayasaya dayalı parlamentoya sahip cumhuriyetler kurmak istiyorlardı. Onlar da bu operasyona hazırlanmışlardı. Bütün güçlerin aynı siyasi amaç istikametinde bir araya gelmesi devrim sürecinin başlamasını sağladı. Vatansız Para’nın örgütü ne kadar güçlü olursa olsun, insanların önüne koyulan ideoloji ve hayaller ne kadar güzel olursa olsun, ülkeleri oluşturan halkları isyan ettirip, sistemi değiştirmek için kurulu düzenin üzerine sürüp, ölüme göndermek hiç de kolay değildir. Büyük kitleleri harekete geçirecek daha önemli bir şey olmalıydı. 1845-47 yıllarında tüm Avrupa’yı saran patates hastalığı ve tarımsal üretimdeki düşüş ve bunun tetiklediği ekonomik kriz, insanları açlıkla yüz yüze getirmişti. İnsanlar, açlıktan ölmek ile adil bir düzen için savaşarak ölmek arasında bir seçime mahkûm olmuştu. Bu mahkûmiyet devrimin asıl tetikleyicisiydi. Bugün de böyle bir devrim yapılacaksa yine halkı harekete geçirici unsur olarak kullanılacaktır. İşte bu ortamda Komünist Manifesto 1 Şubat 1848’de yayınlandı. İlk halk hareketi 22 Şubat’ta Fransa’da başladı. Devrim rüzgârı kısa sürede Almanya, İtalya, Avusturya, Macaristan, Polonya ve Romanya’ya ulaştı. Nasıl olmuştu da birçok ülkede eş zamanlı olarak halk ayaklanmaları başlamıştı? Aynı “Arap Baharı” gibi! Halklar sokaklarda barikatlar kurmuş yerleşik düzene karşı direnişe geçmişti. Paris sokaklarında, küçük burjuvazi, öğrenciler, milliyetçiler, liberaller, sosyalistler ve işçiler omuz omuza devlete karşı baş kaldırıyordu. Fransa Kralı Louis-Philippe, kısa sürede pes etti ve tahtını bırakıp kaçtı. Fransa’da krallık yıkılmıştı. 26 Şubat 1848’de liberal muhalefet geçici hükümeti kurdu ve takiben 2’nci Cumhuriyet ilan edildi. Krallık rejimi ayaktayken herkesin ortak bir düşmanı vardı. Rejim yıkılınca, küçük burjuvazi, liberaller, milliyetçiler ve hatta sosyalistler sokakları terk etti. Geriye sadece haklarını arayan radikal örgütlerin önderlik ettiği işçiler kalmıştı. Devleti ele geçirip, kendi rejimlerini kuranların, işçileri düşünme gibi bir niyetleri yoktu. İşçilere hiçbir şey vermediler. Bunun üzerine 20 bin işçi parlamentoyu bastı, işçi haklarını savunacak bir çalışma bakanlığı kurulmasını istediler. Ancak yapa yalnız kalmışlardı. İsyanı omuz omuza beraber başlattıkları toplumun diğer katmanlarındaki topluluklar komünizm korkusuyla artık onların karşısındaydı. Komünist Manifesto’da zaten sonucun böyle olması planlanmıştı, işçiler ayaklanma sonrası sahipsiz kaldı.

Alphonse de Lamartine, Hôtel de Ville önlerinde, 25 Şubat 1848. Tablo: Félix Philippoteaux Yeni kurulan Hükümet, Cezayir sömürge savaşları esnasında sokak çatışmalarında tecrübe kazanmış General Cavaignac’ı işçileri dağıtması için görevlendirdi. 80 bin asker ve 100 bin ulusal muhafızdan oluşan yeni rejimin güçleri, Paris sokaklarında barikatlarda direnen 40 bin işçiyi top ve tüfek atışlarıyla acımasızca ezdi. Dört gün devam eden çatışmalar neticesinde 15 bin işçi ölmüştü. Karl Marx, işçilerin gösterdiği bu cesareti harika buluyordu!15 Marx, yeni hükümetin bir üyesi olan Ferdinand Flocon’un Fransa’da dergi çıkarma teklifini reddederek hemen Köln’e geri döndü. Amacı Alman monarşilerini de devirmekti. Köln’de kendisini demokrasi savunucusu ilan eden Rhineland isimli bir gazete çıkarmaya başladı. Gazetenin finansmanını İngiliz liberaller sağlıyordu! Ancak Kral IV. William, göstericilerin, parlamento seçimlerinin yapılması, anayasa hazırlanması ve basın özgürlüğü gibi taleplerini kabul ederek iktidarda kalmayı başarmıştı. Prusya krallığının devrilmesi bir başka bahara kaldı. Devletleri birbiriyle savaştırmadan krallıkların çoğunu devirip cumhuriyete geçmek mümkün olmayacaktı. 1. Dünya Savaşı bu amaçla tezgâhlandı. Bu arada Vatansız Para önemli kazanımlar elde etmiş, hem kendini güvene almış hem de parlamentolar sayesinde siyasette etkin olmaya başlamıştı.

Lionel Rothschild ve Jews Relief Act. Kaynaklar: WIKIPEDİA ve Jew in the Pew Bu arada 1848 devrimi İngiltere’ye hiç uğramadı. Yahudilerin Parlamento’ya girmesinin önündeki engelleri kaldıran 1858 tarihli ‘‘Jews Relief Act’’ yasası ile birlikte Lionel Rothschild ilk Yahudi parlamenter olarak koltuğuna oturdu. Bundan 10 sene sonra Benjamin Disraeli, İngiltere’nin ilk Yahudi kökenli başbakanı olmayı başaracaktı. O günden sonra Rothschild ailesi “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” siyasetine ortaktı. Bu yüzden Prens Charles günümüzün “Büyük Sıfırlama”sını dünyaya duyuranlar arasında yer alıyor. Rus Çarlığını Yıkan Ukraynalı Üç Devrimci Şimdi hızlıca 1. Dünya Savaşına doğru ilerleyelim. İlerleyen yıllarda Çarlık Rusyası’nda da sosyalist hareketler etkin olmaya başlamıştı. 1870’lerden beri Yahudi devrimcilerin Rus devrimci hareketinde önemli rol oynadıkları bir gerçektir. Önyargısız bir gözlemci bile Rusya’daki devrimcilerin sosyalist Yahudiler tarafından yönlendirildiğini kabul edecektir. Sol gruplardaki Yahudilerin sayısı diğer etnik azınlıklardan hatta Ruslardan bile fazladır.16 1879 Yılında Rusya’da sosyalist görüşlü “Halkın İradesi” örgütü kurulmuştu. Örgüt, Çarlık otokrasisini devirmek için terörizm ve suikast yöntemini benimsemişti. Çok sayıda devlet görevlisini öldürdüler. Nihayet birkaç başarısız girişimden sonra 13 Mart 1881’de Rus Çar’ını da öldürmeyi başardılar.17 Çar II. Alexander’in öldürülmesi üzerine Rusya’da başlayan Yahudi düşmanlığı çok büyük bir göç dalgasını tetikledi.18

Baskılar sebebiyle Yahudilerin de Ruslara olan kini giderek artıyordu. Lenin’in ST. Petersburg Üniversitesi öğrencisi olan ağabeyi Alexander Ulyanov da bir sonraki Çar III. Alexander’a yapılan başarısız bir suikast girişiminden sonra suçlu bulunarak tutuklandı ve idam edildi.19 Rusya’daki bir müzede sergilenen yeni belgeler arasında, Lenin’in kız kardeşi Anna Ulyanova tarafından yazılan ve anne tarafından büyükbabalarının Pale Yerleşim’deki zulümden kaçmak ve yüksek öğrenime erişim sağlamak için Hıristiyanlığa geçen Ukraynalı bir Yahudi olduğunu iddia eden bir mektup sergilenmektedir.20 Anlayacağınız Vladimir Ilyich Ulyanov (Lenin), Çar’a suikast girişiminde bulunan abisi ile olan bağını saklamak için örgüt ismi “Lenin”i kullanan kripto bir Yahudi’ydi. Yahudilerin Çarlığı yıkma girişimi, başarıya ulaşana kadar devam edecektir. 1904 yılında Rusya, Japonya ile bir savaşa tutuşmuştu. Savaşın getirdiği ağır şartlar halkı zorlarken, bunu fırsat bilen kripto yapı tarafından işçileri greve sürükleyerek Çarlığı devirmek için bir halk ayaklanması plandı. Kanlı Pazar olarak adlandırılan ayaklanma 22 Ocak 1905 St. Petersburg’da başladı. Ayaklanmanın önde gelen liderleri, Lenin (Vladimir Ilyich Ulyanov), İsrael Lazarevich Gelfand (Parvus Efendi) ve Lev Davidovich Bronstein (Troçki-Trotsky) gibi sonradan üne kavuşacak kriptolardır. Çarlık Rusyası ayaklanmayı güçlükle bastırmış ve bir defa daha hayatta kalmayı başarmıştır. Ülke kontrol altına alınınca ayaklanmaya katılanlar bedelini canları ile ödemiş, ayaklanmanın elebaşları kriptolar ise her zaman olduğu gibi ülkeden kaçmayı başarmıştır. Bu kriptoların kimliklerinden biraz bahsedelim.

Lev Davidovich Bronstein (Leon Trotsky-Troçki)

Troçki, 1879 yılında Yahudilerin serbestçe hareket edebildiği Pale bölgesinde bu günkü Ukrayna topraklarında doğmuştu. Ailesi toprak sahibi zenginler arasındaydı. Aile içinde Yidiş dilini konuşuyordu. Troçki Yahudi bir çevrede büyüdü. Geleneksel Yahudi okulunu bitirdikten sonra Siyonist Ahad Ha-Am ve Mendele gibi Yahudi düşünür ve yazarların yanına Karadeniz kıyısının ticarete açılan kapısı Odesa’ya gönderildi.21

İsrael Lazarevich Gelfand (Alexander Lvovich Parvus – Parvus Efendi)

İsrael Lazarevich Gelfand Türkiye açısından önemli bir isimdir. İsrael, 8 Eylül 1867’de Rus İmparatorluğu’nda, bugünkü Beyaz Rusya sınırları içinde kalan Berazino’da Litvanyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Küçük bir çocukken, bir yangında evlerinin zarar görmesi üzerine ailesi ile birlikte Odesa’ya taşındı. İsrail, Odesa’da büyüdü.22 Geri kalmış Rusya’da politik geleceğini görmediği için bir süre sonra Almanya’ya taşındı. Orada Sosyal Demokrat Partiye katıldı ve Alman devrimci Rosa Luxemburg ile arkadaş oldu. 1900 yılında Münih’te Lenin ile tanıştı.23 1905 Halk ayaklanmasında İsrael, Rusya’daydı. Ayaklanma sonrasında tutuklanıp Sibirya’ya sürgün edildi. Oradan kaçıp tekrar Avrupa’ya döndü. Bir süre sonra Vatansız Para tarafından, 1. Dünya Savaşı’nın hazırlıkları çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne İstanbul’a gönderdi. İsrael, İstanbul’a gelişinden üç yıl önce Almanya’da çıkan “Kolonyalizm Politikası ve Yıkılışı” adlı kitabında, sömürgecilik yarışının Avrupa’nın büyük devletleri arasında büyük bir savaşı hazırlamakta olduğunu, bu savaşta Rusya gibi dıştan güçlü fakat iç yapısı aslında çürük imparatorlukların yıkılacağını, büyük savaşın Rusya’da sosyalist devrimin başlangıcı olacağını yazıyordu.24 İsrael, İstanbul’a gelince İskender ismini aldı. İslamiyet’i seçtiğini açıklayarak Çamlıca Bektaşi tekkesine girdi. İsrael, İstanbul’daki yazılarında Türkiye için bir sosyalist devrimin sözünü bile etmedi. Ona göre, Türkler için yapılacak tek şey Avrupa sömürgeciliğinin boyunduruğundan çıkmak için kapitülasyonlardan kurtulmak, demokratik bir ulusal devlet kurmak, bunun için büyük dünya savaşı gerçekleştiği zaman ister istemez bu savaşa katılmaktı. Bunu gerçekleştirmek maksadıyla Osmanlı için Almanya safında savaşa katılmak bir zorunluluktu.25 1. Dünya Savaşı öncesi ve savaş esnasında beş yıl İstanbul’da kalan İsrael, Türkler tarafından Parvus Efendi olarak adlandırıldı. Parvus Efendi, İstanbul’da Yusuf Akçura ile Türk Yurdu isimli bir dergi çıkarttı. Halide Edip (Adıvar) 1913’de yazdığı “Yeni Turan” adlı romanında Parvus’un söylediklerini tekrarlıyordu. Bir başka Türkçümüz Moiz Kohen, (Cumhuriyet döneminde Türk ismi almıştır-Munis Tekinalp) ise “Türkler Bu Muharebeden Ne Kazanabilir” adıyla 1914 yılında İstanbul’da yayınladığı kitabında, Turan yollarına gidilmesi, Almanya ile bir olup savaşa girilmesini önermekteydi.26

Hazar Devleti’ni yeniden kurma hülyası

Parvus efendi ekonomi bilgisiyle kısa sürede Jön Türklerin mali danışmanı olmuştu. Üç Paşa olarak adlandırılan Osmanlı’yı yöneten Enver, Talat ve Cemal paşalar ile çok yakın çalışma arkadaşı oldu.27 Osmanlı devletinden habersiz kurulmuş sadece Enver Paşa’nın bildiği Teşkilat-ı Mahsusa’nın finansörlerindendi. O dönemde Osmanlı’yı savaşa hazırlayan iki önemli kripto daha vardı; Baron Max von Oppenheim ve Rudolf von Sebottendorf. Osmanlı’yı ahtapot gibi saran bu yapı bizim kriptoları savaşa girmeye ikna etmişti. Bizim ekibin önüne koyulan havuç, “Türklerin Hâkim Olduğu büyük Hazar Devletini yeniden kurmaktı”. Ruslar savaşta yenilince “Adriyatik’ten Çin seddine” kadar uzanan büyük bir Türk devleti kurulacaktı. Tabi aynı Hazar Devleti’nde olduğu gibi kurulacak bu devlette de yönetenler Yahudi, yönetilenler Türk kökenli olacaktı. Enver Paşa bu plan uğruna Osmanlı’yı savaşa sürükledi. Enver Paşa, Donanma Komutanı Amiral Souchon Paşa’ya; “Donanmay-ı Hümayun, Karadeniz’de hâkimiyet-i bahriyeyi kazanacaktır. Bunun için Rus donanmasını nerede bulursanız ilan-ı harp etmeden ona hücum ediniz28” emrini vererek Osmanlı’nın savaşa girmesine sebep olmuştu. Enver Paşa’nın bu emri verdiğinden sadece Talat ve Cemal paşaların haberi vardı. Osmanlı donanması Amiral Souchon komutasında 29 Ekim 1914 günü Odessa, Sivastopol, Yalta ve Novorossiysk Limanlarını bombalayarak Osmanlıyı savaşa soktu. İşin ilginç yanı Amiral Souchon da Yahudi asıllı bir Alman subayıydı.29 Enver Paşa’nın Kafkas cephesini açarak 90 bin askerimizin şehit olmasına sebep olmasının arkasında da Büyük Hazar Devleti hülyası vardır. Enver Paşa’nın ülkeden kaçmadan evvel cemal Paşa’ya yaptığı itiraf, ittihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini göstermektedir. Cevat Rıfat Atilhan’ın Sebilürreşad dergisinde kaleme aldığı satırlarda Enver Paşa’nın Cemal Paşa’ya, “Paşam harbin bütün mes’uliyetlerini seve seve yükleyebilirim ve her zaman hesabını vermeye hazırım evet mefkûremiz şu idi ya Turan ya viran mukadderat böyleymiş, yazık paşam yazık, Siyonistlere alet olduk ve onların ihanetine uğradık30” dediği yazmaktadır. Buradaki “Turan” Hazar Devleti hülyasını işaret etmektedir. Bu kandırılma sonucu maalesef üç milyondan fazla asker ve sivil Türk şehit olmuş, imparatorluk yıkılarak devlet küçülmüştür. Bu arada küçük bir bilgi verelim Enver Paşa’nın babası aslen Gagavuz Türklerinden olup Ukrayna’nın Kili kasabasında yaşamıştır.31 Annesi ise Kırım Türküdür.32 Bu oyunda herkesin Ukrayna bağlantısı olması ne ilginç öyle değil mi?

Bolşevik Darbesi

Parvus Efendi’ye geri dönelim. Vatansız Para’nın ajanlarından Marx ve Engels, sürekli devrim fikrini ortaya atmışlardı. Halk hareketleri sürekli devam edecek ve sonunda bütün despot monarşiler devrilecekti. Vatansız Para’nın amacı buydu. Monarşileri önünde engel ve kendisine tehdit olarak görüyordu. Marx ve Engels’in “sürekli devrim teorisi” ilerleyen yıllarda bir başka Marksist teorisyen ve devrimci bizim Parvus Efendi tarafından kullanıldı. Parvus Efendi’nin tezi, işçi sayısı az olan sanayisi gelişmemiş Rusya’da işçi ve öğrencilerin devrim yapabileceği yönündeydi.33 Parvus Efendi, savaş halinde olan Çarlık Rusyası’nın işçi ve öğrenci eylemleri ve genel grev ile ferç edilebileceğini düşünüyordu. Bu planı Almanlar finanse edebilirdi. Böylece Çarlık Rusya’sı savaş dışı kalacaktı. Bu yönde hazırladığı 20 sayfalık planı arkadaşı olan Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Hans Freiherr von Wangenheim yoluyla Almanya’ya yolladı.34 Planın Almanlar tarafından kabul edilmesi üzerine hazırlıkları yapmak üzere Almanya ve İsviçre’ye gitti. Bu plan çerçevesinde örgüt adı Troçki olan Amerikan pasaportlu Lev Davidovich Bronstein 27 Mart 1917 günü New York limanından Rusya’ya ulaşmak üzere SS-Christiania gemisine bindirildi. Troçki’nin yanında 20 milyon ruble gibi çok önemli bir servet vardı. Parayı ünlü Yahudi banker Jakob Schiff temin etmişti. Aynı dönemde Lenin İsviçre’den yola çıkarak Almanya üzerinden Moskova’ya gidecek bir trene bindirilmişti. Lenin’in yanında 6 milyon dolar değerinde altın vardı. Lenin’i mühürlü vagona bindiren Alman Gizli Servisi Şefi Max Waburg’du. Altınlar bizim Parvus Efendi aracılığıyla Lenin’e ulaştırılmıştı. Altınlar Amerikan Federal Rezerv Board’dan geliyordu. Parayı sağlayan bu banker grubunun müdür yardımcısı Paul Waburg’du. Paul Waburg Alman Gizli Servisi Şefi Max Waburg’un kardeşiydi. İki kardeş biri Almanya’da diğeri Amerika’da işi hallediyordu. Aynı zamanda Max Waburg ünlü New Yoklu banker Schiff’in damadıydı.35 Waburg ailesi Rothschildler kadar güçlü bir banker ailedir. Paul Waburg 1913 yılında Amerikan merkez bankası FED’i kuranlar arasındaydı.

Daha 1. Dünya Savaşı başlamadan önce Amerika’da Yahudi bankerler tarafından Rusya’daki devrimci faaliyetleri ve propagandaları desteklemek için ortak bir fon kurulmuştu. Jakob Schiff, 1917 baharında devrime verdiği parasal destekle Çarlık rejiminin devrilmesinde en büyük payın sahibi olmakla övünüyordu.36 Lenin ve Troçki gibi kripto elemanlar Rusya’ya ulaştıktan sonra planlanan halk ayaklanmasını içerideki işbirlikçileri ile birlikte tetiklediler. Her zamanki taktik kullanılacaktı, “ezilen yoksul halk, sistemi değiştirmek üzere devlete saldırtılacaktı”. Bütün kötü olayları Çarlık rejiminin üzerine yıktılar. Zaten halk savaşın etkisiyle yokluk çekiyordu. İşçiler cepheyi desteklemek için çok ağır şartlarda çalışıyordu. İşçilerin daha çok şey hak ettiğini iddia ettiler. Her şeyin sorumlusu Çar’dı. Çar, Rus delikanlılarını boş yere cephelerde öldürüyordu. Daha fazla zarar görmemek için Rusya’nın savaştan çekilmesi gerekiyordu. İşçilerin greve gitmesi Çarlık rejiminin savaştan çekilmesini sağlayabilirdi. Artık halkına eziyet eden bu köhne rejim değişmeliydi. Etrafa para saçarak işçileri greve hazırladılar. Grevlerle mühimmatsız ve aç bıraktıkları cephedeki orduyu arkadan vurdular. Askerin önemli bir kısmı cephedeydi. Moskova ve St. Petersburg gibi şehirlerde başlayan ayaklanmayı bastıracak yeterli güç yoktu. Eldeki gücü de kilit noktadaki kripto yöneticiler kullanmak istemedi. Sonuç itibariyle ayaklanma başarılı olmuş, Çarlık Rejimi devrilmişti. 1917 Bolşevik İhtilali’ne bir devrimden ziyade halkın kısmi desteğini alan başarılı olmuş bir FETÖ darbesi diyebiliriz. Kripto yapı bir darbeyle yönetimi ele geçirmişti. Bolşevik hükümetin ilk yaptığı şey Rusya’yı savaştan çekmek oldu. Bu işe en çok Almanlar sevinmişti. Artık bütün güçlerini batı cephesine ayırabilirlerdi. Ama Almanların sevinci boşunaydı. Bir süre sonra Almanya’daki kripto yapı, grev taktiğini bu ülkede de uyguladı. Grev yaparak orduyu arkadan vuran işçiler Almanya’nın yenilmesine sebep oldu.

Bu arada küçük bir bilgi daha verelim. Yahudi kökenli Benjamin Freedman, 1. Dünya Savaşı hakkında şunları iddia eder:“…Almanya bu savaşı iki yıl içinde kazanmıştı: sadece sözde değil, fiilen de kazanmıştı. Dünyayı şaşırtan Alman denizaltıları, Atlantik Okyanusu’ndaki tüm konvoyları süpürmüştü. Büyük Britanya’nın askerlerine vereceği cephanesi yoktu, bir haftalık yiyecek stoku kalmıştı, arkasından açlıkla karşı karşıya kalacaklardı. O sırada Fransız ordusu isyan etmişti. Ülke savunmasında çiçeği burnunda 600 bin delikanlı kaybetmişlerdi. Rus ordusu artık savaşmak istemiyor, kaçıyordu (Bolşevik isyanı başlamıştı) Çar’ı artık sevmiyorlardı. Ve İtalyan ordusu çökmüştü. Bu esnada daha Alman topraklarında tek kurşun atılmamıştı. Tek bir asker bile Alman toprağına girmemişti. Almanya, İngiltere’ye barış koşulları teklif ediyordu. Almanlar savaş öncesi duruma dönülmesini öngören bir anlaşmayı İngilizlere teklif etmişti. İngilizler, 1916 yazında bu teklifi ciddi olarak düşünüyordu. Başka seçenekleri yoktu. Almanya’nın onlara cömertçe sunduğu bu barış teklifini kabul edecekler ya da savaşa devam ederek tamamen mağlup olacaklardı. Bunlar olurken, tüm Doğu Avrupa Siyonistlerini temsil eden Alman Siyonistleri, İngiliz Savaş Kabinesi’ne gittiler ve Almanların müzakere tekliflerini kabul etmemelerini, savaşı kazanabileceklerini söylediler. ABD’yi onların yanında savaşa sokacaklardı. Böylece İngilizler savaştan galip çıkacaktı. Tek istedikleri şey, savaşı İngilizler kazandığında Filistin topraklarını onlara vermesiydi.”37 25 Ekim’de Miladi takvime göre 7 Kasım 1917’de Bolşevik Darbesi başarılı olur, hemen arkasından da 07 Aralık 1917’de ABD, Almanya’ya savaş ilan eder. Ne tesadüf öyle değil mi? Size başka bir tesadüf daha söyleyeyim, ABD savaşa girmeden yaklaşık bir ay önce 2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour imzalı bir mektup, İngiliz Yahudi cemaatinin lideri Lord Rothschild’e, Büyük Britanya ve İrlanda Siyonist Federasyonu’na iletilmek üzere bir mektup verilir. Balfour Deklarasyonu olarak bilinen mektupta, Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasının olumlu karşılandığı ve bu amacın gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elden gelen tüm çabanın gösterileceği yazıyordu. Yani Osmanlı parçalanacak ve Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulacaktı. Gerçekten de Siyonistler bizim Enver Paşa’yı kandırmıştı!

Rusya’ya geri dönelim. Bolşevikler ülkede hâkimiyeti tam sağladıktan sonra ne yaptılar dersiniz? 1) Çar II. Nikola ve onun yerine geçebilecek kan bağı olan tüm aile üyelerini öldürdüler, geri kalanları ülkeden kovdular. Böylece Rusya’daki antisemittik uygulamaları hukukileştiren ve pogromlara sebep olan kanun yapıcıdan kurtuldular. 2) Bütün üretim araçlarını fabrika ve toprakları devletleştirdiler. Rusya’nın milli burjuvazi ve aristokrasisinin elindeki bütün mallara el koyarak onları yok ettiler. Böylece Yahudileri ticari rakip olarak gören yerli ve milli unsurlar sıfırlanmış oldu. O dönemde Lenin, “Burjuvaziyi yenilgiye uğratabilmesi, mülksüzleştirmesi ve kuvvetlerinden yoksun bırakabilmesi için proletaryayı silahlandırmak parolamız olmalıdır. Bu devrimci sınıf için biricik taktik yoludur” diyordu.38 Komünizmin amacı onlardan olmayan milli ve yerli sermayeyi mülksüzleştirmekti ve ilk defa bunu Rusya’da başardılar. 3) Ortodoks kilisesinin mal varlıklarını hazineye aktardılar. Kiliseyi etkisizleştirdiler. Komünist bir insanın dini olamazdı. Herkes ateist olmalıydı. Bu uygulamalarla Rus köylüsünün Tanrısını bile ellerinden aldılar. Böylece Yahudilere düşmanlığın ana sebeplerinden bir olan dini inanç artık yoktu. 4) Yaratmaya çalıştıkları Sovyet insan tipinin etnik kimliği de olamazdı. Etnik ve dini kimlik hep çatışma sebebiydi. Rus halklarının etnik kimliklerini önemli ölçüde silerek Yahudi etnik kimliğine olan tehdidi bertaraf etmeyi başardılar.

Ukrayna’daki 1,320 Lenin heykelinden birisi, boynuna asılan Ukrayna bayrağı ile görülürken. Kaynak: Kyiv Post Bolşevikler daha sonra Rusya’da kongreler organize ettiler. Bu kongrelerin amacı üniter Rus devletini parçalamaktı. Rusların hâkimiyetindeki her halkın milliyetçilik duygularını desteklediler. 25 Ocak 1918’de toplanan III. Sovyetler Kongresi’nde Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Rus İmparatorluğu özerk cumhuriyetlere ayrıldı ve her ulusa yerel yönetimlerini örgütleme hakkı tanındı. Ukrayna diye bir devlet hiç yoktu. Ukrayna’yı Lenin yarattı. Ukrayna’nın yanı sıra Yahudi nüfusunun çokça yaşadığı geçmişte Pale olarak adlandırılan bölgede Letonya, Litvanya ve Moldova gibi devletçikler yarattılar, Polonya ve Finlandiya’nın bağımsızlığını tanıdılar. Bunun amacı gelecekte Ruslar tekrar hâkimiyet kazanırsa batıya doğru ilerlemelerini durdurmak ve aynı zamanda Yahudi toprağı olarak gördükleri bölgeyi emniyet altına almaktı. Aynı şekilde Türkistan bölgesini de parçalayarak, Rusların Çin ve Hindistan ile bağlarını kesecek bir tampon bölge yarattılar. 1856’da Taşkent’i alan Ruslar, o dönem de Vatansız Para’nın bir çeşit sömürgesi olan Hindistan ve Çin’i tehdit etmişti. Bir daha benzer bir şeye müsaade edilemezdi.

Bizim Enver Paşa da Rus hâkimiyetindeki toprakları parçalamanın bir parçası olan 1. Doğu Halkları Kurultayı’na (1- 7 Eylül 1920) katılmak üzere Moskova’ya davet edilmişti. Beklentisi büyük Türkistan’ı kurmaktı. Kripto yapının kendisine Türkistan bölgesini vereceğini zannediyordu! Oysaki 1. Dünya Savaşı ile yürürlüğe koyulan dönemin Büyük Sıfırlama’sının amacı, kralları devirip, imparatorluk ve büyük devletleri parçalayarak etnik kimlik üzerine kurulu birbiriyle çatışacak daha küçük, ekonomik olarak kolay kontrol edilebilir, Cumhuriyet ile yönetilen ulus devletler yaratmaktı. Yeni bir Türk imparatorluğun kurulmasına izin verilemezdi. Vatansız Para, Enver Paşa’dan Türkistan bölgesinin yeni kurulan düzene itaat etmesini sağlaması için faydalanmak istemekteydi. Enver Paşa ise hâlâ Turan hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Bakü’de yapılan kongrede Bolşeviklerden hiçbir şey alamayacağını anlayınca ve Anadolu’ya da dönme ihtimali ortadan kalkınca intiharı tercih etti. Basmacı hareketinin başına geçerek önce Buhara’ya gitti. Orada tutunamayınca Tacikistan’a geçti ve sonunda Bolşeviklerle savaşarak can verdi.39

Devletleri mülksüzleştirmek için yaratılan öcü SSCB

Kriptolar başarısızlığa mahkûm olması için dizayn edilmiş komünizmin hâkim olduğu bir devlet kurmayı başarmışlardı; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB). Yıkılması kaçınılmaz olan bir sistem kurulmuştu. Ancak kurulan bu düzenin Vatansız Para’ya hizmet edebilmesi için önce yaşaması sonra silah olarak kullanılması gerekiyordu. İstendiği zaman fişi çekilince yıkılacak ama aynı zamanda Batı dünyasına büyük tehdit yaratacak kâğıttan bir kaplan yaratılmalıydı.

Amerikalı Yahudi bankerler kurmayı başardıkları bu komünist devleti yaşatmak için kesenin ağzını açtılar. David Rockfeller’in dedesi John Rockefeller, 1920’de Chase Bank’ı yönetirken Sovyetlerin Prambank’ı ile Amerikan-Sovyet Ticaret Odası’nın kurulması amacıyla görüştü ve ortak ticaret odası 1922 yılında Chase Bank Başkan yardımcılarından Rene Schley’in yönetiminde çalışmaya başladı. New York’un en büyük finansman kuruluşu “Kuhn Loeb and co.” Rusların ilk 5 yıllık kalkınma planına finansör olarak katıldı ve Bolşevik Hükümetine kasa görevi yaparak, 1918-22 yılları arasında 600 milyon altın Rublenin transferini gerçekleştirdi. Bu bilgiler ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerince doğrulanmaktadır. Yine bakanlık belgeleri, Jacob Schiff’in, Stalin dönemindeki ilk beş yıllık kalkınma planını hazırladığını belirtir. Kuhn Loeb’in iki önemli hissedarı Max Waburg ve Jacop Schiff çeşitli yatırım ve işletmelerde John Rockefeller ve John P. Morgan ile ortaktırlar. Bu finansman grubu Lenin ve arkadaşlarının hareketlerini finanse eder. Washington Post Gazetesi 2 Şubat 1918 tarihli sayısında Morgan Bank’ın üretim araçlarının millileştirilmesi yanlısı olan Lenin ve yandaşlarına 1 milyon dolar kredi açtığını yazar. House Banking Commite’nin Başkanı Louis Mc Fadden, 14 Haziran 1933 tarihinde meslektaşları önünde şu konuşmayı yapar: “…Sovyet Hükümeti Federal Rezerve Board (Amerikan Merkez Banası) aracılığı ile Amerikan hazinesinden büyük paralar çekti. Federal bankalar, Chase Bank, Guarranty Trust Company ve New York’un öteki büyük bankaları ile birlikte bu işlemlere katıldılar. Amtorg’un (Sovyet Hükümeti’nin ticaret kurumu) New York’taki bürosunun defterlerini ya da Gostorg’un (Komünist Ticaret Örgütü Genel Bürosu) defterlerini, SSCB Merkez Bankası’nın hesaplarını inceleyin, kendi gözlerinizle Amerikan hazinesinden Rusya’ya transfer edilen paraların ne düzeye eriştiğini görürsünüz. Bu transfer işlemlerini, Sovyet Devleti adına, ABD’deki muhabir bankaları olan New York’taki Chase Bank ve Kuhn Leab and co. yürütmektedir.”40 Avrupalı Yahudi bankerler de yeni kurulan komünist rejime destek vermişlerdir. İhtilali finanse etmek için Avrupa’nın önemli merkezlerinde özel bankalar ve bazı Yahudi bankalarının şubelerini açmakla işe başlanmıştır. Doğrudan doğruya ihtilalcilerin emrine verilen Kuhn Sia, Rina, Efelia Löp ve Nie bankalarına ilaveten, Petrograt’ta Grünberg, Londra’da Spayer, Frankfurt’ta Mayn ve Zinoteki’de Nie bankalarının şubeleri ihtilali desteklemek için açılmıştır.41 Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu kripto komünistlerin Rusya’nın kontrolünü ele geçirdikten sonra iktidarlarını garanti altına almak için yaptıkları önemli bir şeyi söylemeden geçmeyelim. Ülkede bu yeni düzene isyan eden ve edebilecek herkesi öldürdüler. Amerikan meclis kaynaklarına dayanılarak öldürülenlerle ilgili şu rakamlar verilmektedir: 28 piskopos ve başpiskopos, 6776 papaz, 6765 öğretmen, 8500 doktor, 54 bin subay, 260 bin asker, 150 bin polis, 48 bin jandarma, 355 bin mütefekkir, 198 bin işçi, 915 bin köylü.42 Komünizm artık Vatansız Para’nın vurucu gücü halini almıştı. Komünizm ile iki şey hedefleniyordu: 1) Vatansız Para’nın gücünün yetmeyeceği doğu topraklarında tarlaları (ülkeleri) sürüp nadasa bırakmak, 2) Batı topraklarındaki tarlaları (ülkeleri) ise tamamen denetim altına almak. Birinci hedef 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiştir. Sovyetlerin işgal ettiği Doğu Avrupa ülkeleri ile Çin komünistleştirilmiştir. Özellikle Mao’ya darbeyi başarması için Moskova üzerinden ciddi para yardımı yapılmıştı. Komünizm mülksüzleştirmek demekti. Komünist yapılan Doğu Avrupa ülkeleri ile Çin’deki Vatansız Para’ya rakip olabilecek yerli ve milli sermaye mülksüzleştirildi, yani tarla sürülerek yabancı otlardan arındırıldı ve tekrar ekim için nadasa bırakıldı. SSCB dağılıp komünizm ideolojisi çökünce kapitalist sisteme geçen başta Rusya Federasyonu (RF) olmak üzere bütün doğu bloku ülkelerinde oligarklar türedi. Oligark olarak adlandırılan bu iş insanlarının hemen hemen hepsinin Yahudi kökenli olmasının tesadüf olduğunu mu zannediyorsunuz? Vatansız Para, Hristiyan kökenli Batı Avrupa ülkelerini tamamen kontrol altına aldıktan sonra komünizme ihtiyaç kalmamıştı. Artık yeterince güçlüydü, doğu topraklarına da yayılabilirdi. Zaten çökmek üzere dizayn edilmiş komünizm ideolojisini bitirdi, ipini çekip SSCB’yi ve Varşova Paktı’nı dağıttı. Komünizm ile yönetilen ülkelerde milli ve yerli sermaye birikimi yoktu. Herkes maaşlı çalışandı. Özelleştirmeler kapsamında satılacak, fabrikaları, madenleri vb. devlet varlıklarını kim satın alacaktı? Vatansız Para, Doğu Bloku ülkelerinde kontrol altında tutabileceği soydaşlarına krediyi verdi, yok pahasına satılan devlet mallarını vekilleri aracılığıyla zimmetine geçirdi. Aslına bakarsanız bütün eski Doğu Bloğu ülkelerinde türeyen oligarklar mülkün gerçek sahibi değildir. Onlar, Vatansız Para’nın yeni yatırımlarını yöneten CEO’lardır. Bir başka deyişle paranın bekçileridir. Yoldan çıkarlarsa mallarının ellerinden alınacağı bilirler.

Benzer bir şey Çin’de de oldu. Önce komünizm ideolojisi gereği fabrika, toprak gibi tüm üretim araçları devletleştirilerek yerli ve milli sermaye sahipleri mülksüzleştirildi. Sonra Mao’nun yaptığı kültür devrimi Çin halkını köklerinden koparttı. Bu acımasız düzen değişikliği aynı komünizmin ilk döneminde Rusya’da olduğu gibi kıtlık ve açlığa sebep olmuştu. Çin’de insanların böcek, köpek, yarasa yemesi o döneme denk gelir. Dünyaya kapanan Çin zor durumdaydı. 1971 yılı geldiğinde ABD’nin ünlü Yahudi Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Çin’e gizli bir gezi yaptı. Çin Başbakanı Zhou Enlai ile çeşitli pazarlıklar yaparak Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesinin zeminini hazırladı. Takiben ABD Başkanı Nixon, 1972 yılı Şubat ayında Çin’e 8 günlük bir gezi gerçekleştirerek Başkan Mao ile görüştü ve Başbakan Zhou Enlai ile Şanghay Bildirisi’ni imzaladı. Kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletler, Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıdı ve Tayvan problemi sebebiyle askıya aldıkları BM Daimî Güvenlik Konseyi Üyeliği hakkını geri verdi.43 Şanghay Bildirisi kapsamında ABD ve Çin, karşılıklı ticari ilişkilerin geliştirilmesinin her iki ülkenin yararına olacağı kararını aldılar. Bu anlaşma neticesinde Çin’in kapıları yabancı sermayeye açılır ve 1976 yılında Mao öldükten sonra Vatansız Para ülkeye hücum eder. Dünya ile ticaret yapamayan bir ülke hayatta kalamaz. Mao rejimi ile içe kapatılan ve komünizm ile açlığa mahkûm edilen ülkenin dünyaya açılmaktan başka çaresi yoktu. Açlığa mahkûm edilmiş Çin halkı artık günde birkaç dolara çalışmaya razıdır. 1850’li yıllarda Çin işçisine afyon vererek emeğini sömüren Vatansız Para artık birkaç dolar karşılığında bir 30 yıl daha Çin halkını sömürecektir. Yine fabrikalar yabancı sermayeye işçiler ise Çin devletine aitti!

Vatansız Para’nın kendi askeri yoktur, bir çeşit diyalektik yaklaşımla yolunu açar. Onun için tez ve anti tezin çarpışması gerekir. Böylece sentezi yani kendi çıkarını sağlar. Komünizm kapitalizmin antitezi olarak yaratılmıştır. Komünizm öcüsü yaratıldıktan sonra Batı Avrupa’ya ciddi tehdit oluşturmuştur. Sovyetler Birliğinin varlığı ve nükleer savaş tehdidi Batı Avrupa ülkelerini NATO’ya mahkûm etmiş, Amerika merkezli Yahudi sermayesinin Avrupa topraklarında daha rahat hareket etmesini sağlamıştır. Varşova Paktı’nın yarattığı işgal ve komünizmin ideolojisinin yarattığı rejim değişikliği tehdidi, mesela Türkiye gibi birçok ülkeyi NATO ile askeri anlaşma imzalamanın yanı sıra ABD ile ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitim alanında onlarca başka anlaşma imzalamaya mecbur etmiştir. Böylece Avrupalı ülkeler ABD bir araç olarak kullanılarak Vatansız Para’nın kendi ülkelerinde siyasi, ekonomik ve kültürel düzenlemeler yapmasına açılmıştır. Diğer yandan kapitalizm ve komünizm ideolojisinin çatışması birçok ülkede siyasi çalkantılara yol açmış, kutuplaşan halklar ülkelerinin daha iyi yarınlara ulaşması adına sağ-sol ekseninde birbiriyle çatıştırılırken kendi devletlerini yıpratmıştır. Zayıflayan devletler sermayeye muhtaç oldukları için Vatansız Para’ya el açmak zorunda kalmıştır. Bu noktada Nasrettin Hoca’nın “parayı veren düdüğü çalar” prensibi devreye girer. Vatansız Para, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslarüstü kuruluşlar sayesinde dayattığı hukuki uygulamalar ve özelleştirmelerle batılı ülkelerin ekonomilerini kontrol altına almıştır. Daha sonra sıra nadasa bırakılan ülkelere gelmiştir. SSCB’nin dağılması bu zamana denk gelir. Bu aşamada kapitalist sisteme açılan Doğu Bloğu ülkelerinin ekonomileri ele geçirilmeye başlanmış arkasından Arap Baharı gibi halk ayaklanmalarıyla Orta Doğu ve Afrika ülkelerine el atılmıştır. İstikrarsızlık olmazsa mülke çökmek pahalıya gelir. O yüzden iç savaş ve ayaklanmalar Vatansız Para’nın tercih sebebidir. Köleliğe ilk adım: Devletlerden sonra insanın mülksüzleştirilmesi Mevcut durumda dünya ekonomisi çok büyük oranda Vatansız Para’nın mutlak hâkimiyetindedir. Vatansız Para, birçok ülkede, ekonomiyi ayakta tutan büyük şirketlerin çoğunu soydaşları vasıtasıyla mülkiyetine almış, geride kalanları ise kredi-borç mahkûmiyeti sayesinde finans kuruluşları üzerinden kendisine bağlamıştır. Bu yapılan bir çeşit mülksüzleştirmedir. Ülkelerin bağımsız yerli ve milli sermayesi kalmamıştır. Ülkelerin büyük zenginleri göbeklerinden Vatansız Para’ya bağlıdır. Artık sıra insanları mülksüzleştirmeye gelmiştir. Vatansız Para’nın görünen yüzlerinden Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Klaus Schwab’ın 2016 yılında yayınladığı 2030’larda dünyayı neler beklediğini öngören sekiz tahmini, yapılacakların ipucunu vermektedir: Hiçbir şeyimiz olmayacakmış ama mutlu olacakmışız! Evimiz, arabamız, telefonumuz ve hatta giysilerimiz bile olmayacakmış! Her şeyi kiralayacakmışız! Her şeyimiz, her hareketimiz takip altında olacakmış! Ama biz yine de mutlu olacakmışız!44 Peki, biz hayatımızdaki her şeye daha ucuza geleceği için sahip olmak yerine kira ödeyeceğiz de bu malların asıl sahibi kim olacak? Biz kirayı kime ödeyeceğiz? Mülk kime ait olacak? Kira ödeyemeyecek duruma düştüğümüzde ne olacak? Hiçbir malımız olmayacağına göre çocuklarımıza da miras bırakamayacağız. Mülksüz insan köle demektir. Kölelerin hiçbir malı yoktu, sahipleri ne verirse

onunla yetinmek zorundaydılar. Seyahat de edemezlerdi. İsyan etmesinler, sahiplerine saldırmasınlar diye hep takip altındaydılar. Büyük Sıfırlama’dan sonra bizim de hiç malımız olmayacakmış. Elektronik yöntemlerle her hareketimiz takip edilecekmiş. Sosyal kredi sistemi ile puanlandırılacakmışız. Puanımıza göre neyi yapıp neyi yapamayacağımıza karar vereceklermiş. Elektronik paraya geçildiğinde istediklerinde bütün paramızı bir düğmeye basarak bloke edebileceklermiş. Davulla zurna ile sizi köle yapıyoruz diye ilan ediyorlar. Daha ne yapsınlar? Gelip bir de imzanızı mı alsınlar? Şimdilik insanlardan hiçbir tepki yok. Fakat bir süre sonra insanlar uyanmaya başladığında doğal olarak bu gidişi kabul etmeyecektir. İnsanları buna mecbur bırakmak gerekir. İşte COVID-19 dönemi ile bu süreç başlatıldı. İsteseniz de istemeseniz de size köleliği dayatacaklar. Sürecin nasıl işlediğini ve gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeye çalışalım. Hiperenflasyon insanları mülksüzleştirmenin aracı olarak kullanılacak 2008 yılında ABD’de başlayan emlak krizi sonrası birçok büyük banka batma noktasına gelmişti. Kriz kısa süre sonra Avrupa’ya da sıçramıştı. Vatansız Para’nın, “İflas edemeyecek kadar büyük veya batmak için çok büyük (Too big to fail)”, olarak adlandırdığı bankacılık ve finans sisteminin iflas etmesine izin verilemezdi. Vatansız Para’nın dayattığı çözüm, devletlerin merkez bankaları yoluyla para basarak batan bu banka ve finans kuruluşlarını kurtarmasıydı. Nitekim devletler de böyle yaptı. Böylece karşılıksız basılan paralarla Vatansız Para’nın finans kuruluşları kurtarılırken, oluşan borç yükü halkların sırtına yüklendi. Böylece Vatansız Para’nın enflasyon tuzağı 2008 yılında başlamış oldu. Takiben enflasyonu tetikleyecek ikinci bir saldırı geldi. COVID-19 virüsü insanları ölümle tehdit ediyordu. İnsanları korkutup evlerine hapsettiler. Böylece üretim ve ticaret önemli bir süre durduruldu. Üretimin yavaşlaması ve ulaşımın durması mal kıtlığı sebebiyle enflasyonu tetikliyordu. Bu süreçte devletlerin geliri de ciddi oranda azalmıştı. Çünkü devletin ana geliri üretim ve ticaretten aldığı vergiler üzerinden geliyordu. Geliri azalan devletler aynı zamanda COVID-19 sebebiyle zorluk çeken dar gelirli vatandaşlarına da yardım etmek durumundaydı. Peki devlet parayı nereden bulacaktı? Para bulmanın temelde iki yöntemi var: 1) borç almak, 2) para basmak. Devletler her iki yöntemi de kullandı. Borçlanarak Vatansız Para’ya daha çok mahkûm hale geldiler. Daha da önemlisi para basarak Vatansız Para’nın enflasyon tuzağına hizmet ettiler. Örneğin Amerikan Merkez Bankası (FED), 2008’de günümüze dünyada dolaşan dolar miktarını 2,8 kat artırmıştır. Bütün devletler benzer şeyi yaptı. Bu hareket tarzı, müthiş bir enflasyon dalgasını kapımıza dayadı. Basılan bu karşılıksız paralar normal vatandaşın cebine gitmiyor. Büyük çoğunluğu Vatansız Para’nın finans sistemine geri dönüyor. Bu arada bu para bolluğunda “para parayı çeker” hesabı zengin daha da zenginleşirken fakir iyice eziliyor. Enflasyon sabit gelirliyi ezer. Borca batık devletlerin memur ve işçilerine yaptığı maaş zamları kısa sürede erir gider. Bu tuzağı tarihten bir örnek ile anlatmaya çalışalım. Bir Rus Ortodoks din adamı Sergei Aleksnadrovich Nilus’un 1905 yılında yayınladığı “Siyon Liderlerinin Protokolleri” isimli kitapta şu satırlar yazmaktadır:

“İşçi ücretlerini artıracağız, ancak bu, işçilere hiçbir yarar sağlamayacak. Çünkü aynı zamanda temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını artıracağız ve bunun sebebinin tarım ve hayvancılıktaki gerileme olduğunu iddia edeceğiz.45 Vatansız Para günümüzden 120 yıl önce bu satırları yazmış! Siyon Protokolleri Yahudiler tarafından komplo teorisi olarak adlandırılıp reddedilmiştir. Ancak protokolleri okuduğunuzda bugün olanlarla geçmişte yazılanların ne kadar örtüştüğü görmek insanı şaşkına çeviriyor. Neyse konumuza geri dönelim. 3 ay önce kilosu 5 TL olan domates bugün 35 TL oldu. Bütün temel gıda ürünlerinde müthiş bir enflasyon var. Sadece gıda değil her şeyin fiyatı artıyor. Bugün yeni mezun olan bir doktor veya mühendis ve hatta en yüksek devlet memuru olan bir müsteşar ömür boyu taksit ödese biriktirdiği para ile İstanbul’da 3+1 ev alamaz. Artık sabit gelirli için otomobil almak da hayal oldu. Fiyatlara yetişmek imkânsız. Bütün bunların tesadüf mü olduğunu zannediyorsunuz? Her şeyin fiyatını para oyunları ile suni olarak artırarak insanları mülksüzleştiriyorlar. Artık hiçbir mülkünüz olmayacak. Her şeyi kiralayacaksınız. Her hareketiniz kontrol altında olacak. Ama mutlu olacaksınız! Oynanan oyun bu.

Özellikle emlak sektöründeki bu korkunç fiyat artışları doktor, mühendis, öğretmen gibi beyaz yakalıları bile umutsuzluğa sevk ediyor. Orta direk yok olurken toplumda inanılmaz bir öfke birikimi oluşuyor. Ama halkı patlatmaya bu yetmez. Sıradan halkı sokağa döken, ölümüne kendi devletiyle mücadeleye sürükleyen her zaman açlıktır. Bakın Siyon Protokolleri bu konuda ne diyor: “…Halk kitlelerini, açlığı yaratan yokluk, fesat ve kinle harekete geçirip, yolumuzun üstündeki tüm engelleri yine kabalığın kendi elleriyle yok edeceğiz…”46 Demek ki günümüzün “Büyük Sıfırlama”sının hayata geçmesi için suni bir açlık yaratılması gerekiyor. Viladimir Putin yoksa Lenin 2.0 mı? Yaklaşık iki ay önce Rusya, Ukrayna’ya saldırdı ve dünya ekonomisini kökünden sarsan bir savaş başladı. Savaşın gerekçelerini bir tarafa bırakalım. Savaş başlar başlamaz enerji fiyatları yükseldi. Bu yükselme temel gıdadaki enflasyonu tetikliyor. Enerji maliyetleri, navlun (taşımacılık) fiyatlarından gübre üretimine kadar her şeyin fiyatını etkiliyor. Üstelik bu savaş dünya hububatının %25’ini üreten 2 ülke, Rusya ve Ukrayna’yı pazarın dışına itti. Yine bu iki ülke, ayçiçeği yağının da en büyük üreticileriydi. Şimdiden Almanya’da marketlerde çiçek yağı aile başına 1 litre olarak satılmaya başlandı. Gıda krizinin daha başındayız. Rusya-Ukrayna savaşı müthiş bir şekilde Vatansız Para’nın planlarına hizmet ediyor. Acaba bu bir tesadüf mü?

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy isimli soytarının savaşı kışkırtmak amacıyla Vatansız Para tarafından görev başına getirildiği çok açık. Peki, savaşın diğer sorumlusu Vladimir Putin kim? Bu konuya biraz kafa yormak gerekiyor. 1917 Bolşevik Darbesini yapan Vladimir Ulianoviç (Lenin), Leon Bronstein Davidovich Trostsky (Troçki) ve Joseph Ignatashvili Çugaşvli (Stalin) gibi 56 kişiden oluşan üst kadronun tamamı Yahudi kökenliydi.47 Darbe sonrası kurulan ilk komünist hükümetin 22 üyesinden 18’i Yahudi idi. Keza ilk Komünist Parti Merkez Üyesi olan 554 kişinin ancak 30’u Rus’tu. Bu komitede 447 Yahudi’ye karşı 2 Polonyalı, 1 Çek, 3 Litvanyalı, 3 Fin, 13 Ermeni, 2 Gürcü, 1 Macar ve 12 Alman vardı. 1918’de ise Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’nin 12 üyesinden 10’u Yahudi idi.48 Ülkeyi böylesine bir kripto yapı kurmuşken bu yapının SSCB dağıldıktan sonra geride kalan Rusya Federasyonu’nu tamamen Ruslara teslim etmiş olması mümkün müdür?

Size bir bilgi daha verelim sonra devam edelim. Haberin Sosyal Medyası “GZT”nin YouTube kanalında yayınlanan “Rusya nasıl başarısız oldu?” isimli video programında Rus ordusunun başarısızlığı şu şekilde anlatılıyor: “Rus ordusu Rus devleti için zayıf olmalı. Rus ordusunu devlet yapısında zayıf tutmak kasıtlı bir devlet politikası. Rus devleti bilerek ordusunu bu pozisyonda tutuyor. Hepsi bir planın parçası. Rusya’da şimdiye kadar en düşük pozisyona sahip olanlar askerdir. Devletin kendi kurduğu güvenlik birlikleri herhangi bir sivil isyanı ve gerillayı kolayca bastırmaya yetiyor ancak orduya çok fazla güç vermek istemiyorlar. Aksi takdirde askerin devleti ele geçirme korkusu var. Ordunun potansiyel rekabeti konusunda çok endişeliler ve bunu önlemek için her yolu denediler. Bu yöntemlerin biri de her askeri operasyonun ardından orduda büyük bir temizliğin yapılması. Barış zamanında emir gücü protokollerle sınırlı olan generaller savaş sırasında sınırsız yetkiye sahip oluyor. Ve tabi ki birlikler bu generalin sözüne sorgusuz sualsiz itaat etmeye alışıklar. Operasyonların ardından bu generaller devlet tarafından tek tek temizleniyor. Devletin kendi güvenlik birlikleri olası bir askeri isyandan korkuyor. Askeri temizlik onların kontrol mekanizması haline gelmiş durumda. Savaş sırasında birlikler üzerinde etkili olan generaller öldürülerek yerlerine daha az etkili olanlar geliyor. Kremlin verimliliği en üst düzeye çıkarmıyor. Tehdidi en aza indiriyor… Askeriye Rus imparatorluk hayalini düşlemeyen ve bu duyguları paylaşmayan insanlar tarafından doldurulmuş durumda. Motivasyonları ise çok zayıf. Rusya bütün gücü istihbarat ve iç güvenlik polis teşkilatına veriyor, elitler de genelde buradan geliyorlar”.49 Bu analizden şu yorumu çıkarmak mümkündür. Bir ülkede iktidarı elinde bulunduran azınlık durumundaki kripto yapıyı tehdit eden en büyük unsur ordudur. Ordu ya kripto generaller vasıtasıyla sürekli kontrol altında tutulmalıdır ya da hukuksal düzenlemeler ve tasfiyelerle sürekli budanarak siyasetten uzak ve zayıf tutulmalıdır. Yukarıdaki YouTube programında yapılan yorumdan anlaşılacağı üzere, Rus ordusu sürekli tasfiyelerle zayıf tutulmak isteniyorsa demek ki Rusya’da kripto yapı halen etkindir. O zaman Rusya’yı Ukrayna savaşına sürükleyen de bu kripto yapıdır. Bu noktada Rusya’nın bir tuzağa düşürüldüğü kesin. Peki, Putin bu tuzağın neresinde? Vladimir Putin, kandırılmış olabilir veya yeni sürüm Lenin 2.0 da olabilir. Son günlerde Rusya’dan nükleer silah kullanma tehditleri geliyor. Ukrayna’ya karşı nükleer silah kullanmak bir askeri gereklilik olarak gözükmüyor. Bu silahın kullanılması Ukrayna halkının tamamen Rusya tarafından kaybedilmesi ve dolayısıyla savaşın kaybedilmesi anlamına gelir. Nükleer silah sadece savaşı tırmandırır ve dünyayı dehşete düşürerek bütün dengeleri sarsarak Vatansız Para’nın istikrarsızlık ve açlık planlarına hizmet eder. Eğer önümüzdeki günlerde Rusya taktik nükleer silah kullanırsa Putin’in, Lenin 2.0 olduğuna rahatlıkla karar verebiliriz. Diğer yandan savaş başladığında Putin’in askerî açıdan yapması gereken şey, bütün gücüyle sıklet merkezi oluşturarak Kara Deniz kıyısına paralel doğrudan doğruya Odessa’ya yönelmekti. Bu hareket tarzında Ukrayna’nın denize çıkışı tutulduğunda Kiev’in teslim olması sadece zaman meselesi olurdu. Aynı zamanda her iki taraftan da daha az insan ölür, yıkılacaksa Odessa yıkılırdı. Oysa Putin, kuvvetlerini üçe bölerek dağıttı ve ağırlığı Kiev’e vererek Ortodoks inançlı Ukrayna Slavlarıyla yine Ortodoks inançlı Rus Slavlarını savaştırmayı tercih etti. Putin’in Rusya’yı yönetmek üzere istihbarattan yetiştirilmiş bir lider olması hikâyesi de zaten yeterince şüphe yaratmaktadır.

Çin de oyunun içinde Bu noktada Çin’den de biraz bahsetmek gerekiyor. Avrupa’da COVID-19 salgını sebebiyle maske tedbirlerini uygulayan tek ülke kalmamışken, Çin, üretim ve finansın merkezi Şanghay şehrini “sıfır COVID” politikası çerçevesinde kapattı. 26 milyonluk bu metropolün kapatılması, otomotiv, yarı iletkenler ve elektronik alanında büyük çaplı üretim tesislerine ev sahipliği yapan fabrikaların üretime ara vermesine neden oldu. Tır ve kamyon seferlerinin aksaması, konteyner trafiğinin yüzde 50’sinden fazlasının kara yoluyla aktarıldığı Şanghay Limanı’nda da darboğaza sebep oldu. Şanghay ve çevresindeki Yangzı Nehri Deltası’ndaki diğer büyük üretim merkezlerini etkileyen lojistik tıkanıklığın etkileri dünya çapında tedarik zincirini olumsuz yönde etkiliyor. Tedarik zincirinin kırılması sebebiyle yaşanan mal kıtlığı dünyaya kurulan hiperenflasyon tuzağını tetikleyecek yeni bir hamle olarak görülüyor. Bakın 120 yıl önce keşfedilen Siyon Protokollerinde ne yazıyor: “…Ticari faaliyetleri durduracak ve sanayiyi felce uğratacak olan ekonomik krizler, bu nefreti daha da körükleyecektir. Bildiğimiz tüm gizli ve yasadışı yöntemler ve tamamen elimizde olan altının yardımıyla, tüm dünyada yaratacağımız ekonomik krizler sayesinde, Avrupa’daki tüm ülkelerde, işçi sınıfını aynı anda sokağa dökeceğiz. Bunlar cehaletlerinin budalalığı ile memnuniyetle, kan dökmek için her yere akacaklar ve doğdukları günden bu yana kıskançlıkla baktıkları her şeyi yağmalama şansı bulacaklardır…”50 Karşı karşıya olduğumuz hiperenflasyon ve açlık tehdidi kendiliğinden oluşan bir ekonomik kriz neticesinde kapımızı çalmıyor. Birileri bu krizi tezgâhlıyor. Merkez bankaları ve finans kuruluşları aracılığıyla parayı yaratma gücünü tekelinde tutan Vatansız Para, yeni bir dünya düzeni kurmak için bu krizin peşinde. 1929 yılında yaşanan “Büyük Buhran” da böyle hazırlanmıştı. Hiperenflasyon sebebiyle halklar açlığa mahkûm edilmiş, ülkeler borç batağında moratoryuma sürüklenerek iflas ettirilerek 2. Dünya Savaşı’na zorlanmıştı. Şablon hep aynı. Bu sefer bir dünya savaşı planladıklarını zannetmiyorum. Büyük ihtimalle 1848 halk ayaklanmalarının bir benzerini planlıyorlar.

Mülksüzleştirmeye karşıyız diyerek milleti mülksüzleştirecekler

Günümüzün Karl Marx’ı olarak tanımlayabileceğimiz ekonomist David Harvey, Marx’ın mülksüzleştirme kavramını farklı bir şekilde yorumlayarak, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramını ortaya atmıştır. Harvey’e göre, bankalardan, fabrikalara, tarım arazilerinden madenlere kadar devletin sahip olduğu kârlı kaynaklar, özelleştirmeler yoluyla şahıslara satılarak yeni sermaye birikimi oluşturulmaktadır. Devletin mülkünün şahıslara satılması bir anlamda hem devleti hem de halkı mülksüzleştirmektir. Devlet mülksüzleşirken sıradan halk da mülksüzleşiyor. Bu gidişata tepkilerin doğması kaçınılmazdır. Bir zaman sonra Harvey’in fikirleri doğrultusunda kışkırtılan halk, “ne kadar çalışırsam çalışayım ben mülk sahibi olamıyorsam, başkaları da mülk sahibi olmasın” fikrine kapılabilir. İşte enflasyonu halkları bu fikre hazırlamak için tırmandırıyorlar. İsyana hazırlanan halkların yıkıcı gücünü hedef istikametine yönlendirmek gerekir. Bu noktada özelleştirmeler yoluyla siyasilerin ayrıcalık tanımasıyla devletin sırtından zengin olanları fişliyorlar. Sermaye-iktidar ilişkileri üzerine yapılan “Mülksüzleştirme Ağları” olarak adlandırılan haritalama yöntemiyle oluşturulan veri tabanı bu amaca hizmet ediyor.51 Bu yöntemle Türkiye’de 700 civarında şirket fişlenmiş durumda. Ne hikmetse bu şirketlerin büyük çoğunluğu da hükümet eliyle sonradan sermaye sahibi yapılan zenginlerin mülkiyetinde. Büyük ihtimalle bu şirketlerin sahiplerinin Vatansız Para ile akrabalıkları da yoktur. Zenginleşme yöntemi nasıl olmuş olursa olsun, hedefe konulan yine yerli ve milli sermaye olarak gözüküyor. Halklar sokağa döküldüğünde öncelikle her zaman olduğu gibi yine yerli ve milli sermayenin üzerine sürülecekler.

Dünya çapında planlanan halk ayaklanmaları Sri Lanka’dan başladı. Hükümetin ekonomik kriz ile mücadelesini beğenmeyen halkın protestoları devam ediyor. Bakanlar istifa etti, sıkıyönetim ilan edildi ama halkın hoşnutsuzluğu artarak devam ediyor. Sendikalar birliği 28 Nisan için bir günlük grev çağrısında bulundu. Grevler hem devletin hem de halkın belini daha fazla bükerek Vatansız Para’nın dayatmalarına uygun ortam hazırlayacaktır. Sri Lanka sadece bir başlangıç aynı süreci dünyada birçok ülke yaşayacak. Plan bu. Önümüzdeki yaz dönemini Türkiye olarak büyük ihtimalle sorunsuz atlatırız ama hükümet tedbir almazsa sonbahar veya kış Türkiye’de de benzer olaylar beklenmelidir. Umut edelim bizden önce bir Avrupa ülkesi patlasın. Avrupa örneği, bizdeki patlamanın şiddetini azaltacaktır.

Planlanan ayaklanmaların nasıl sonuçlanacağına dair birçok senaryo yazılabilir. Vatansız Para’nın aklında ne var kim bilir? Büyük ihtimalle ayaklanmalar esnasında kızgın kalabalıkların önüne “evrensel temel gelir” havucunu koyacaklar. Patlayacak isyanlarla birlikte “bir ülkenin tüm vatandaşlarına herhangi bir şart aramadan düzenli nakdi ödenek tahsis etmesi fikri” kızgın kalabalıkları kendi devletlerine saldırmaya ve devletleri bu yönde kararlar almaya teşvik edecek. Bunun için bazı üretim araçlarının devletleştirilmesi gerekecek. Fakat bu sizlerin sandığı gibi iyi bir şey olmayacak. Çünkü arkasından uluslararası geçerliliği olan elektronik ve kripto paraların devletler tarafından tanınması dayatması gelecek. Böylece devletlerin para basma yetkisi tamamen ellerinden alınarak devletler ekonomik düzenin dışına atılacak. Devletler zaten boğazına kadar Vatansız Para’ya borçlu, mesela ABD’nin 30 trilyon dolardan fazla borcu var. Bu borç mekanizması ve elektronik para kontrolünün tamamen Vatansız Para’ya geçmesini sağlayacak. Böylece devletleştirilmiş gibi gözüken mülkler de Vatansız Para’nın zimmetinde olacak. Geriye devlet için Vatansız Para’nın polis gücü olmaktan başka bir şey kalmayacak. Bakın bugün Şanghay’da halk saçma sapan bir gerekçeyle devletin gücü kullanılarak ölümüne evinde hapse mahkûm ediliyor. Bu süreç bağıra bağıra Siyon Protokollerinde yazan kölelik sürecinin gelişini haber veriyor. Tabi bu yazdıklarımız çabucak olmayacak. Suni olarak yaratılan küresel ekonomik kriz güneyden kuzeye, doğudan batıya korkunç bir göç dalgası yaratacak. Halklar birbirine karışacak, böylece milli kimlikler silinirken ulus devletler yıkılacak. Milli kimlik üzerine kurulu ulus devletin Vatansız Para’ya yaratığı tehdit bu şekilde bertaraf edilecek.

Çözüm Kölelik sürecini engellemenin tek yolu, mülksüzleştirme işine tabandan değil en tepeden başlamaktır. Daha önce yazdık. İki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki aile, dünyada para yaratma işini tekellerinde tutuyor. Dünyadaki parayı merkez bankaları ve bankalar yaratır. Para basma yetkisi merkez bankalarına aittir. Mesela Amerikan Merkez Bankası devletin değil sekiz ailenin mülkiyetindedir. Benzer bir ilişki birçok ülke için de geçerlidir. Bankalar ise kredi verme yoluyla mevduatlarının yüz katı kadar para yaratabiliyorlar. Buna banka parası veya kaydi para deniyor. Bütün bankalar ise ister devlet ister özel sektöre ait olsunlar sendikasyon kredileri yoluyla küresel finans sistemine yani Vatansız Para’ya bağlılar. Sonuç itibariyle para kazanmayı bir kenara bırakın parayı yaratma yetkisi tamamen Vatansız Para’nın tekelindedir. Vatansız Para, 2008 yılında ABD yaşanan emlak krizinde olduğu gibi suni olarak yarattığı finansal krizlerle para basarak, bastığı paranın maliyetini de halkların sırtına yükleyerek bir taraftan zenginleşirken diğer taraftan borçlanan devletlere istediği düzenlemeleri dayatma gücünü kazanıyor. Parayı yaratma yetkisi, Vatansız Para’nın elinden alınmadıkça, dünyayı şekillendiren suni ekonomik krizlerden kurtulmak ve milyonlarca insanı ölüme sürükleyen savaşların önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Para yaratma gücü onların tekelinde olduğu müddetçe ülkesine bakmaksızın bütün liderleri Vatansız Para parmağında oynatacaktır. Çünkü siyaset paraya mahkûmdur. Buna demokrasi diyoruz. Dünyada hiçbir insan ne kadar çalışırsa çalışsın Vatansız Para’nın hükmettiği büyüklükte bir servete sahip olamaz. Vatansız Para’nın kontrolündeki servet devletler ve halklarının soyulmasıyla elde edilmiştir. Dolayısıyla devletleştirilmesinde de bir kasınca yoktur. Dünyadaki bütün merkez bankaları ve bankalar devletleştirilerek para yaratama yetkisi Vatansız Para’nın elinden alınmalıdır. Adamları öldürün malının tamamına çökün demiyoruz. Hükmettikleri servetin milyonda biri onlara kalsa yedi sülalelerine bin yıl yeter. İhtiyaçları olmayan dünyayı yönetmek için bizden çaldıkları fazlalığı istiyoruz. Bu teklifin hayata geçmesi imkânsız bir hayaldir. Çünkü dünyadaki bütün ülkelerin devletleştirme işini aynı anda yapması gerekir. Oysa 120 yıl önce açığa çıkan Siyan Protokolleri, “Günümüzde uluslararası bir güç olarak yenilmez durumdayız, çünkü herhangi bir devletin saldırısına uğrarsak, diğer devletler tarafından destekleniriz.52” diyor. Anlaşılacağı üzere Vatansız Para, ülkeler arasındaki rekabeti kendi lehine kullanarak, birilerine bir şeyler verirken diğerinin kendi aleyhine olan hamlesini kolaylıkla bertaraf edebilmektedir. Son Ukrayna-Rusya savaşında görüleceği üzere, yüzlerce yıldır tarafsız olan İsviçre bile her şeyi bir kenara bırakarak Rusya aleyhine yaptırımlara katılmıştır. Vatansız Para’nın kontrolünde olan bütün şirketler ve devletler Rusya’ya uygulanan yaptırımların arkasındadır. Küresel çaptaki çok uluslu şirketlerin Vatansız Para’nın kontrolünde olduğunu daha önce anlattık. Peki devletler nasıl oluyor da Vatansız Para’nın talimatları doğrultusunda davranıyorlar. Devletlerin borç boyunduruğunda olduğunu yine daha önce anlatmıştık. Fakat devletleri Vatansız Paraya bağlayan borç boyunduruğundan daha güçlü bir bağ daha var. Dünyadaki birçok devlet, Vatansız Para ile bir çeşit duygusal bağı olan siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çoğu ülkede bu işlevi kriptolar üstleniyor. Vatansız Para demokrasi oyunu sayesinde bir adamını koltuktan indirirken bir diğerini boşalan koltuğa oturtuyor.

Yahudi düşmanlığı aptallık olur Bu yazıda kimse Yahudi düşmanlığı yaptığımızı zannetmesin. Yahudiler bu oyunun en çok eziyet çeken insanlarıdır. Bir avuç zengin ve onların işbirlikçisi sapkın din adamı, kendi çıkarları uğruna Yahudi halkının inancını sömürerek masum insanları onlarca defa sürgüne mahkûm etmiştir. Engizisyon gibi akıl almaz işkencelere maruz bırakmıştır. Binlerce yıl aşağılanmalarına sebep olmuştur. Üstelik sürgüne giden, öldürülen Yahudilerin mallarına tasfiye yoluyla çöken de Vatansız Para’dır. Yahudilerin tarih boyunca çektikleri eziyet, onların üstün ırk olma safsatasına bağlılıklarını artırmaktadır. Bu bağlılık aynı zamanda bir intikam duygusu yaratmaktadır. Bir gün dünyayı yönetecek ve kendilerine yapılan haksızlıkların intikamını alacaklardır. İşte bu duygu onları Vatansız Para’nın fedaileri yapmaktadır. Aralarındaki örgütsel bağlılığın ana sebebi budur. Tanrının dinine değil hahamların yazdığı şeriata inanan bu insanlar gözlerine inen perde yüzünden mülksüzleştirme yoluyla kendilerinin de birer köle yapılacağının farkında değiller. Artık Yahudilerin bir devletleri var. Hiçbir ülkede aşağılanmıyorlar. Hatta Hitlerin yaptığı katliamla yaratılan mağduriyet sayesinde dokunulmazlık kazanıp ayrıcalıklı konuma geldiler. Bu çağda hiç kimse dini inancı veya etnik kimliği sebebiyle aşağılanamaz, işkence göremez. Hiç kimsenin hayatı veya yaşam tarzı artık tehlikede değildir. Kendilerini Tanrı zanneden bir avuç çetenin insanlığı köleleştirmesine müsaade edilemez. Yahudi kardeşlerimiz şunu görmeliler, eğer planlanan Büyük Sıfırlama gerçekleşirse onlar da köle olmaktan kurtulamayacaktır. Bu mücadelede Yahudileri yanımızda görmek istiyoruz. Hepimiz insanız; üstün ırk diye bir şey yok. Yahudiler üstün ırk olsaydı, İsrail bugün Mars’ta koloni kurmuştu. Bu savsata sizleri uşak yapıyor görün bunu artık. Finansal sermayenin köleliğine hep birlikte isyan etmeliyiz. Buradan kripto kardeşlerimize de seslenelim. Kendi aranızda kurduğunuz gizli örgütlenmeyle yarattığınız FETÖ benzeri mekanizma sizlerin hep avantajlı konumda olmanızı sağlıyor. Siz bizi biliyor biz sizi bilmiyoruz. Bu mekanizma hep sizlerin siyasette en önlerde yer almanızı sağlıyor. Ama sizin bu örgütlenmeniz sizden başka hiç kimseye fayda sağlamıyor. Ülkeleri ve dolayısıyla dünyayı getirdiğiniz nokta ortada. Kendinizi Yahudi zannetmekten vaz geçin artık. Kendi aranızda evlenmeyi bir kenara bırakın, karışın bize. Siyon liderlerinin 120 yıl önce savurdukları bir tehdidi hatırlatarak bitirelim: “Ölüm herkes için kaçınılmaz bir sondur. En iyisi bu sonun, görevimizi yapmamıza engel olanlara, bu görevi baltalayanlara bizden daha yakın olmasını sağlamaktır. Gerektiğinde Masonlar’ı dahi, kardeşliğin korumadığı gibi gerekçelerle idam ederiz. Sadece ölümle cezalandırıldıklarımız değil, gerekirse hepsi normal bir hastalıktan ölmüş gibi ölürler. Bunu bildikleri sürece, kardeşlik dahi itiraz etme cüretini gösteremez”.53 Elinizden geleni ardınıza koymayın. Bundan sonra biz değil siz korkacaksınız. Allah’a bir can borcumuz var onu vermekten biz korkmayız. Bir gün bu dünyayı kendini Tanrı zanneden bir avuç psikopat değil biz insanlar yöneteceğiz. Alın size manifesto. Bakalım 1848 yılında yazılan Komünist Manifesto kadar yayılacak mı?

Bunlara da bir göz atın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir