İDEOLOJİLERİN SONU VE BİLİNÇ ÇAĞI

İnsanlık uzun zamandır kendisini birtakım kelimelerin içerisine kapatarak yaşamaktadır.

Sağ, sol, sosyalizm, kapitalizm, liberalizm, milliyetçilik, devrimcilik, muhafazakârlık ve daha nice isim, bir müddet sonra insanın hakîkati aramasına yardım eden düşünce araçları olmaktan çıkmış, insanı birbirinden ayıran duvarlara dönüşmüştür.

Oysa Güneş Bilinci başka bir yerden bakar.

Güneş Bilinci bize hangi ideolojinin galip geleceğini değil, insanın hangi bilinç seviyesine yükseleceğini sorar.

Çünkü asıl mesele sistem değil, insandır.

İnsan değişmeden sistem değişmez; yalnızca elbise değiştirir.

Bir çağda hükümdarın sarayı vardır, başka bir çağda fabrikanın sahibi, başka bir çağda parti bürokrasisi, başka bir çağda finans kuruluşları, şirketler ve teknoloji tekelleri ortaya çıkar;
fakat insanın içerisindeki korku, açgözlülük, kibir, tahakküm arzusu ve “yalnızca ben haklıyım” düşüncesi değişmediği müddetçe kurulan her yeni düzen bir müddet sonra eski düzenin başka biçimine dönüşür.

Bu sebeple insanlık tarihini yalnızca rejimler tarihi olarak okumak eksiktir.

İnsanlık tarihi aynı zamanda bilincin tekâmül tarihidir.

Kölelik, feodal düzen, sanayi kapitalizmi, sosyalist tecrübeler, modern piyasa ekonomileri ve bugün içerisinde yaşadığımız küresel sistem birbirinden kopuk kazalar değildir;
insanlığın büyük dünya mektebinde yaşadığı tecrübeler olarak da okumak gerekir.

Her biri insana bir şey öğretmiştir.

Kölelik insanın mülk olamayacağını öğretmiştir.

Feodal düzen, ayrıcalığın nesiller boyunca nasıl tahakküme dönüşebildiğini göstermiştir.

Sanayi devrimi insanın üretim gücünü görülmemiş derecede artırmış; fakat sınırsız kâr arzusunun insanı ve tabiatı nasıl birer üretim malzemesine dönüştürebileceğini de göstermiştir.

Sosyal adalet arayışları insan emeğinin ve müşterek paylaşımın kıymetini hatırlatmış; fakat devlet veya parti mutlaklaştığında insanın fikrinin, şahsiyetinin ve hürriyetinin nasıl daralabileceğini de insanlığın hafızasına yazmıştır.

Bunların hiçbiri bütünüyle karanlık, hiçbiri bütünüyle aydınlık değildir.

Çünkü insanın ürettiği her yapı, onu üreten insanın bilinç seviyesini taşır.

Kalbinde korku taşıyan insan korkuya dayalı kurumlar kurar.

Kalbinde merhamet taşıyan insanın kurduğu kurumlarda ise insanın nefes alabileceği bir yer açılır.

Bu sebeple yeni çağın meselesi yalnızca yeni bir ekonomik program, yahut yeni bir siyâsal sistem kurmak değildir.

Yeni çağın asıl meselesi yeni insanı yetiştirmektir.

Fakat burada “yeni insan” derken geçmişinden koparılmış, hafızasız, köksüz ve yalnızlaştırılmış bir insanı kastetmiyorum.

Tam tersine…

Kökünü bilen fakat köküyle övünerek başkasını küçümsemeyen;
toprağını seven fakat başka topraklara düşman olmayan;
milletini seven fakat insanlık ailesini unutmayan;
geçmişini bilen fakat geçmişin hatalarını tekrar etmeyen;
geleceği kurarken tabiatı, kültürü ve insan haysiyetini merkezine alan Güneş İnsanından söz ediyorum.

Güneş neden güzel bir semboldür?

Çünkü Güneş kendisini saklamaz.

Kimsenin evine doğmaktan kaçınmaz.

İnsanları sınıfına, servetine, soyuna yahut düşüncesine göre ayırmaz.

Kendisinden eksilmeden verir.

Fakat verdiği ışık altında her canlı kendi kabiliyetine göre gelişir.

Bir çiçek başka türlü, bir ağaç başka türlü büyür.

Demek ki birlik, aynılaşmak değildir.

Güneş Bilinci’nin birlik anlayışı da budur.

Herkesin aynı olması değil, farklılıkların müşterek bir ahenk içerisinde yaşayabilmesidir.

İşte burada “Adamların Birliği” fikri anlam kazanır.

Adamların Birliği, herkesin aynı düşünceyi söylemesi değildir.

Adamların Birliği, insanın önce kendi içerisindeki karanlıkla yüzleşmesi, kendi nefsinin efendisi olması ve sonra başka insanlarla eşit haysiyet içerisinde yan yana durabilmesidir.

Adam olmak yalnızca büyümek değildir.

Mesuliyet almaktır.

Sözünün arkasında durmaktır.

Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamaktır.

Gücün karşısında eğilmemek kadar, güç eline geçtiğinde başkasını ezmemektir.

Kendisine ait olmayana el uzatmamaktır.

Emeği küçümsememektir.

Bir lokmanın, bir damla suyun, bir avuç toprağın hakkını bilmektir.

Bu bakımdan bizim medeniyet hafızamızda Güneş Bilinci’ne yaklaşan en mühim yollardan biri Âhîliktir.

Âhîlik yalnızca geçmişte kalmış bir esnaf teşkilâtı değildir.

O, insanın iktisadî hayatı ile ahlâkını birbirinden ayırmayan bir dünya görüşüdür.

Üreteceksin ama hile yapmayacaksın.

Kazanacaksın ama ölçüsüzce biriktirmeyeceksin.

Rakibini yok etmeyeceksin.

Çırağı yetiştireceksin.

Ustan senden daha çok kazandığında kıskanmayacak, çırak senden iyi olduğunda önünü kesmeyeceksin.

Kapını, sofranı ve gönlünü açık tutacaksın.

İşte modern dünyanın kaybettiği büyük denge burada gizlidir.

Bugünün ekonomisi insana çoğu zaman şunu söylemektedir.

Daha fazla üret.

Daha fazla sat.

Daha fazla tüket.

Daha fazla büyü.

Fakat nadiren şu soruyu sorar.

Ne kadar yeter?

İnsanın ihtiyacının bir sınırı vardır.

Hırsının ise yoktur.

Bütün dünya ekonomisini sınırsız hırs üzerine kurarsanız sonunda yalnızca insanı değil, toprağı, suyu, ormanı ve bütün canlıları tüketirsiniz.

Bu yüzden Güneş Bilinci’nin ekonomisi ne yalnızca kâra ne de yalnızca merkezi buyruğa dayanabilir.

Onun merkezinde insan, emek, adalet ve hayat vardır.

Mülkiyet olabilir; fakat mülkiyet sorumluluksuz bir tahakküm hakkı değildir.

Kazanç olabilir; fakat kazanç başkasının yoksulluğu üzerinden kutsanamaz.

Piyasa olabilir; fakat piyasa insanın efendisi olamaz.

Devlet olabilir; fakat devlet insanı kendisine kul edemez.

Dayanışma olabilir; fakat dayanışma ferdin şahsiyetini ortadan kaldıramaz.

İşte aradığımız şey bu dengedir.

Bu sebeple yeni çağın dili “ya sosyalizm ya kapitalizm” kadar dar olmamalıdır.

Çünkü bu iki kelimenin de içerisinde insanlığın kıymetli tecrübeleri ve ağır yanlışları vardır.

Biz insanlığın tecrübelerini çöpe atmayacağız.

Aşacağız.

İyi olanı alacak, eksik olanı tamamlayacak, yanlış olanı tekrar etmeyeceğiz.

Güneş Bilinci tam da budur.

Reddetmeden aşmak.

Çünkü insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.

İnsanın hatırası vardır.

Türküsü vardır.

Masalı vardır.

Ustası vardır.

Çırağı vardır.

Düğünü, cenazesi, bayramı, panayırı, oyunu, meydanı, çeşmesi, ağacı ve toprağı vardır.

Bunların tamamını kaybedip insana yalnızca satın alma gücü bırakırsanız ortaya zenginleşmiş fakat yoksullaşmış bir toplum çıkabilir.

İşte Kültürel Mîrâs Seferberliği bunun için yalnızca geçmişi koruma hareketi değildir.

Geleceği kurma hareketidir.

Somut olmayan kültürel mîrâs denildiğinde insanların aklına çoğu zaman eski oyunlar, eski türküler, eski meslekler gelir.

Oysa bunun içerisinde geleceğin medeniyet nüvesi vardır.

Usta–çırak ilişkisi yalnızca meslek öğretmez; insan yetiştirir.

İmece yalnızca iş yaptırmaz; topluluk bilinci oluşturur.

Panayır yalnızca ticaret değildir; insanın insana değdiği müşterek alandır.

Meydan yalnızca boşluk değildir; şehrin kalbidir.

Köy yalnızca tarım yapılan yer değildir; insanın tabiatla bağının devam ettiği bir hayat mektebidir.

Bu yüzden köylerin boşalması yalnızca demografik bir mesele değildir.

Bir medeniyet hafızasının çözülmesidir.

Şehirlerin gökdelenlerle dolması da tek başına ilerleme değildir.

İnsan toprağı göremiyor, komşusunu tanımıyor, çocuğu ağaca dokunmadan büyüyor, yaşlısı yalnızlaşıyor ve hayat yalnızca işe gidip gelmekten ibâret hâle geliyorsa orada yeniden düşünmemiz gereken bir şey vardır.

Güneş Bilinci’nin şehri insan ölçeğinde olacaktır.

Gökyüzünü kapatmayan…

Toprağı bütünüyle betonlamayan…

Çocuğu sokağından kovmayan…

Yaşlıyı eve hapsetmeyen…

Üretimi şehrin dışına, tüketimi şehrin merkezine yığmayan…

Köyle şehir arasında karşıtlık kurmayan bir düzen.

Köyü geçmişin kalıntısı, şehri geleceğin tek biçimi olarak görmeyeceğiz.

Köy ile şehir yeniden birbirini besleyecek.

Köy üretirken mahrum kalmayacak; şehir tüketirken kökünü unutmayacak.

İnsan ister köyde ister şehirde yaşasın, toprağa, suya, kültüre ve birbirine yeniden bağlanacak.

Belki de insanlığın önündeki en büyük devrim burada başlayacaktır.

Yeni fabrikalar kurmaktan önce yeni insanlar yetiştirmek…

Yeni yollar açmaktan önce insanların birbirine giden yollarını açmak…

Yeni şehirler inşa etmekten önce şehir fikrini yeniden düşünmek…

Ve yeni ideolojiler üretmekten önce insanı hatırlamak.

Çünkü eski çağın düşüncesi çoğu zaman insanları sınıflara ayırdı.

Yeni çağ insanı yeniden bir araya getirmek zorundadır.

Eskinin siyaseti kitleler arıyordu.

Yeni çağ bilinçli fertler arayacaktır.

Eskinin örgütleri itaât istiyordu.

Yeni çağ mesûliyet isteyecektir.

Eskinin devrimcisi dışarıdaki düşmanı arıyordu.

Güneş İnsanı önce kendi içerisindeki karanlığı görecektir.

Bu, dünyadaki haksızlıklara sessiz kalmak değildir.

Tam tersine, adaletsizliğe karşı daha güçlü durabilmenin yoludur.

Çünkü kendi nefsinin esiri olan insan başka insanı özgürleştiremez.

Kendisi iktidâr tutkusuyla yaşayan birinin adâlet sözü eksik kalır.

Kendi hakîkatinden şüphe etmeye tahammülü olmayan insan başkasına düşünce hürriyeti veremez.

Demek ki toplumsal dönüşüm ile ferdî tekâmül birbirinden ayrı değildir.

Biri olmadan diğeri yarım kalır.

Güneş Bilinci bu iki yolu yeniden birleştirir.

Hem insanı değiştir, hem de dünyayı.

Hem kalbi ihyâ et, hem de şehri.

Hem insanı eğit, hem de düzeni adâletli hâle getir.

Hem toprağı koru, hem de kültürü.

Hem ferdin hürriyetini yaşat, hem de müşterek mesûliyeti büyüt.

İşte bizim aradığımız yol budur.

Belki gelecekte bu düzene başka bir isim verilecek.

Belki hiçbir isim verilmeyecek.

Çünkü insanlık bazen isimleri hakîkatin önüne geçiriyor.

Asıl mesele ismi değil, özü yaşatmaktır.

Bir toplum düşünelim…

Çocuğun iyi eğitim aldığı fakat kendi kültüründen kopmadığı…

Ustanın mesleğini çırağına aktarabildiği…

Çiftçinin toprağını kaybetmediği…

Sanatçının yalnızca eğlendiren değil, toplumu uyandıran kişi olarak görüldüğü…

Yaşlıların bir yük değil, yaşayan hafıza olduğu…

Şehirlerin insanı ezmediği…

Köylerin unutulmadığı…

Suyun, ormanın ve kıyıların yalnızca para değeriyle ölçülmediği…

İnsanların birbirlerinin düşüncesinden korkmadığı…

Devletin vatandaşa tepeden bakmadığı…

Vatandaşın da devleti yağmalanacak bir ganîmet gibi görmediği…

Emeğin karşılığını aldığı…

Servetin sorumluluk doğurduğu…

Bilginin paylaşılmasıyla çoğaldığı…

Ve sanatın hayatın kenarında değil, tam ortasında olduğu bir toplum…

Bunun adı ne olursa olsun, Güneş Bilinci’nin medeniyetidir.

Çünkü Güneş Bilinci bir inanç kalıbı değil, bir yaşayış ölçüsüdür.

Bir insanın başka bir insana nasıl baktığıdır.

Bir şehrin ağacına nasıl davrandığıdır.

Bir tüccarın müşterisine karşı ne kadar dürüst olduğudur.

Bir yöneticinin makamdan ayrılırken geride ne bıraktığıdır.

Bir ustanın çırağını kendisine rakip mi, kendisinden sonra yolu sürdürecek bir emanet mi gördüğüdür.

Bir toplumun zayıfına nasıl davrandığıdır.

Ve nihayet insanın kendisine şu soruyu sorabilmesidir.

‘Ben bu dünyadan ne aldım’ değil, “bu dünyaya ne kattım..?”

İnsanlık artık uzun bir çocukluk ve gençlik çağından geçmiştir.

Savaşlar gördük.

İhtilâller gördük.

Krallıklar, imparatorluklar, cumhuriyetler, diktatörlükler, sosyalist devletler, liberal demokrasiler, ekonomik krizler, sanayi devrimleri ve teknoloji çağları gördük.

Şimdi belki de insanlık tarihinin yeni sayfasına geçiyoruz.

Bu sayfanın imtihanı yalnızca güç üretmek olmayacaktır.

Gücü nasıl kullandığımız olacaktır.

Bilgi üretmek değil, bilgiyi ne için kullandığımız olacaktır.

Zenginleşmek değil, zenginliğin dünyaya ne yaptığı olacaktır.

Özgürlük istemek değil, başkasının özgürlüğünü ne kadar taşıyabildiğimiz olacaktır.

Ve bütün bunların merkezinde bir soru duracaktır.

Adam olabildik mi?

Çünkü ‘Adamların Birliği’ kurulmadan insanlığın birliği kurulamaz.

İnsanın kalbindeki kandil yanmadan şehirlerin ışıkları insanlığı aydınlatamaz.

Gökdelenlerin pencereleri ne kadar parlarsa parlasın, insanın içi karanlıksa medeniyet tamamlanmış değildir.

Güneş Bilinci işte burada bizi yeniden çağırıyor.

Karanlıkla kavga ederek değil, ışığı çoğaltarak…

Başka insanları yok ederek değil, insanı ihyâ ederek…

Geçmişi inkâr ederek değil, geçmişten öğrenerek…

Toprağı terk ederek değil, toprağa yeniden dokunarak…

Kültürü müzeye kaldırarak değil, yaşatarak…

Ve dünyaya yeni bir ideoloji dayatarak değil, daha yüksek bir insanlık bilinci doğurarak.

Eski çağın en büyük sorusu şuydu.

Kim kazanacak?

Yeni çağın sorusu başka olmalıdır.

Hep birlikte nasıl yaşayacağız?

Çünkü Güneş yalnızca bir kişinin üzerine doğmaz.

Ve insanlık ya birlikte yükselecek ya da kendi elleriyle kurduğu karanlığın içerisinde uzun müddet dolaşacaktır.

Bu yüzden bizim çağrımız bir sağ ya da sol çağrısı değildir.

Bir sınıfın başka bir sınıfa karşı çağrısı değildir.

Bizim çağrımız insana çağrıdır.

Toprağa çağrıdır.

Sanata çağrıdır.

Emeğe çağrıdır.

Vicdana çağrıdır.

Hatırlamaya çağrıdır.

Ve nihâyet insanın kendi kalbindeki Güneş’i yeniden bulmasına çağrıdır.

Çünkü aradığımız yeni dünya gökten inmeyecek.

Onu biz kuracağız.

Bir köyde yeniden yakılan ocakta…

Bir ustanın çırağa uzattığı elde…

Bir sanatçının kurduğu sahnede…

Bir çocuğun diktiği fidanda…

Bir komşunun diğerinin kapısını çalmasında…

Bir yöneticinin emânete sadâkâtinde…

Bir insanın kendisinden farklı olana duyduğu hürmette…

Ve kendi çıkarından önce müşterek iyiliği düşünebildiğimiz her anda;
o yeni dünya biraz daha kurulmuş olacaktır.

İşte Güneş Bilinci budur.

Dışarıdan gelecek bir kurtarıcıyı beklemek değil,
insanın kendi kalbinde bulunan ışığın mesûliyetini üstlenmesidir.

Çünkü Güneş zaten doğmaktadır.

Mesele, bizim yüzümüzü hangi tarafa çevirdiğimizdir…

Kültürel Miras Seferberliği

Bunlara da bir göz atın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir