TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİK VE ULUSALCILIK: HALK TABANI İLE MEVCUT İKTİDAR ARASINDAKİ AYRIM

Türkiye’de Milliyetçilik ve Ulusalcılık: Halk Tabanı ile Mevcut İktidar Arasındaki Ayrım

Sefa Yürükel

Türkiye’de milliyetçilik ve ulusalcılık, tek bir siyasi kanala ait olmayıp, iktidar ile toplumsal taban arasında rekabet eden bir söylem alanı oluşturmaktadır. Bu ayrımı anlamak için milliyetçiliğin kim tarafından, hangi sınıfsal ve kültürel tabandan hareketle ve hangi siyasi proje etrafında mobilize edildiğine bakmak gerekir.

İktidar Milliyetçiliği: İslami-Popülist ve Neo-Osmanlıcı Sentez

Mevcut iktidarın milliyetçiliği, AKP ile MHP’nin Cumhur İttifakı çatısı altında ürettiği hibrit bir söylemdir. Bu söylem, Türk milliyetçiliğini İslami-popülist bir çerçevede yeniden inşa eder; “Yeni Osmanlıcılık” tahayyülü üzerinden Türkiye’yi eski Osmanlı coğrafyasında lider bir güç olarak konumlandırır. Burada milliyetçilik, dindarlık ve devlet gücü iç içe geçer; “yerli ve milli” söylemi, iktidara sadakati milliyetçiliğin ölçütü haline getirir.

Bu milliyetçiliğin ideolojik kökeni, 1970’lerin Ülkücü hareketine ve 1980 sonrası “Türk-İslam Sentezi”ne dayanmaktadır. Sünni İslam’ı Türk kimliğinin ayrılmaz bir bileşeni olarak kabul eden bu sentez, MHP’nin ideolojik omurgasını oluşturmuş ve 2015 sonrasında AKP seçmen tabanının önemli bir bölümünü de şekillendirmiştir. AKP’nin milliyetçi söylemi sertleştirmesinin ardında, iktidarını koruma ve seçmen tabanını genişletme kaygısı yatmaktadır; MHP lideri Bahçeli’nin etkisi, Erdoğan’ı daha katı milliyetçi pozisyonlar almaya yönlendirmiştir.

Bu milliyetçiliğin halk tabanı, ağırlıklı olarak Anadolu’nun kırsal ve kentsel alt-orta sınıfları, muhafazakâr esnaf, dindar burjuvazi ve devlet kadrolarından oluşur. Bu taban için milliyetçilik, dini kimlikle eklemlenmiş bir aidiyet duygusu ve iktidarın sağladığı statü ve hizmet ağları üzerinden kurumsallaşan bir bağlılık anlamına gelir. Burada milliyetçilik, devlet iktidarını elinde tutanla özdeşleştiği ölçüde meşruiyet kazanır; iktidar karşıtlığı kolayca “milli iradeye karşı olmak” olarak çerçevelenir.

Ancak bu milliyetçiliğin eleştirel noktası, “Yeni Osmanlıcılık” söyleminin emperyal müdahale karşısında ne kadar egemenlikçi olduğudur. İktidar milliyetçiliği, Batı’ya karşı retorik düzeyinde sertleşirken, ekonomik ve jeopolitik bağımlılık ilişkilerinde pragmatik bir çizgi izler. Bu çelişki, milliyetçiliğin halk tabanındaki karşılığı ile iktidar pratiği arasındaki gerilimin kaynağını oluşturur.

Laik-Cumhuriyetçi Ulusalcılık: Muhalif Tabanın Egemenlik Talebi

Buna karşılık muhalif ulusalcılık, laik-cumhuriyetçi bir damar üzerinden şekillenir. Bu damar, “üniter devlet”, “değiştirilemez ilk dört madde” ve “laik cumhuriyet” gibi kurucu ilkeleri merkeze alarak, iktidarın neo-Osmanlıcı yönelimine karşı alternatif bir ulusal kimlik tahayyülü sunar. Bu ulusalcılığın halk tabanı ise ağırlıklı olarak kentli, eğitimli, laik ve cumhuriyetçi orta sınıflar, emekli kesimler, meslek örgütleri ve sivil toplum kurumlarından beslenir.

Bu taban için milliyetçilik, dini değil seküler bir aidiyet üzerinden kurulur; egemenlik, bağımsızlık ve cumhuriyetin kurucu felsefesinin korunması temel referanslardır. Barolar, bu ulusalcılığın en görünür kurumsal taşıyıcılarıdır. Ekim 2026 baro seçimlerinde İstanbul Barosu’nda Ümit Kocasakal’ın “tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak” ve “değiştirilemez ilk dört maddenin gözcüsü” söylemiyle kazanması, bu tabanın kurumsal ifadesidir. Yeni anayasa girişiminin “emperyalizmin talebi” olarak çerçevelenmesi de aynı egemenlik talebinin ürünüdür.

Gençlik düzeyinde bu ayrım daha da belirginleşmektedir. Araştırmalar, yeni nesil milliyetçi gençler arasında göçmen karşıtlığının öne çıkarken, aynı gençlerin otoriterleşme eleştirisi ve demokrasi savunusu da yaptığını göstermektedir. Bu gençler için milliyetçilik, devlete koşulsuz sadakat değil, devletin vatandaşa karşı sorumluluğunu da içeren eleştirel bir aidiyet biçimi almaktadır.

Ayrımın Özü: Egemenlik Kimin Elinde?

İki milliyetçilik arasındaki temel ayrım, sınıfsal taban farkından çok, egemenliğin kaynağına ve kullanımına ilişkin farklı tasavvurlardan kaynaklanır. İktidar milliyetçiliği, egemenliği devlet iktidarını elinde tutan siyasi iradeyle özdeşleştirir ve milliyetçiliği iktidarın yeniden üretim aracı olarak işlevselleştirir. Muhalif ulusalcılık ise egemenliği cumhuriyetin kurucu ilkelerine ve anayasal düzene bağlar; iktidarın bu ilkelerden sapmasını “milli egemenliğe saldırı” olarak okur.

Bu ayrım, halk tabanı açısından da somut sonuçlar doğurur. İktidar milliyetçiliğinin tabanı, milliyetçiliği bir statü ve aidiyet kaynağı olarak yaşarken; muhalif ulusalcılığın tabanı, milliyetçiliği bir direniş ve egemenlik savunusu olarak yaşar. İlkinde milliyetçilik mevcut düzenin meşrulaştırıcısı, ikincisinde ise düzenin kurucu ilkelerinin bekçisidir.

Atatürk Milliyetçiliği: İlerici Milliyetçiliğin Türkiye’deki Kurucu Tarifi

Türkiye’de ilerici milliyetçiliğin en sistematik ve kurucu ifadesi, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışıdır. Bu anlayış, milliyetçiliği soy ve ırk temelli bir üstünlük iddiasından değil, ortak tarih, kültür ve gelecek tasavvuru etrafında birleşen bir topluluk bilinci olarak tanımlar. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözü, bu tarifin en özlü ifadesidir. Bu tanım, etnik kökene dayalı bir ayrımcılığı değil, Misak-ı Millî sınırları içinde birlikte yaşama iradesini ve ortak kader birliğini esas alır.

Atatürk milliyetçiliğinin ilerici niteliği, üç temel eksende somutlaşır. Birincisi, tam bağımsızlık ilkesidir. Atatürk’e göre bağımsızlık, siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel her alanda tam bağımsızlık anlamına gelir; bu alanların herhangi birinde bağımlılık, milletin bütün bağımsızlığından yoksunluğu ifade eder. Bu ilke, emperyal müdahaleye karşı bir egemenlik söyleminin temelini oluşturur. İkincisi, millî egemenlik ilkesidir. Atatürk, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulamış ve bu ilkeyi cumhuriyetin temel dayanağı olarak konumlandırmıştır. Üçüncüsü, akılcı ve birleştirici karakterdir. Atatürk milliyetçiliği, ırkçılıkla ilgisiz, totaliter faşizme kapalı, şovenizme ve komünizme yakın durmayan; laiklikle, halkçılıkla ve çağdaşlıkla iç içe geçmiş bir dünya görüşüdür. Pan-İslamizm ve Pan-Turanizm gibi hayalî ve maceracı projeleri reddederek, Türkiye’nin gerçek sınırları ve gerçek çıkarları üzerinden bir milliyetçilik tanımlamıştır.

Bu tarif, Türkiye’deki laik-cumhuriyetçi ulusalcılığın referans çerçevesini oluşturmaktadır. Barolar üzerinden yükselen muhalif ulusalcılık, “üniter devlet” ve “değiştirilemez ilk dört madde” vurgusunu doğrudan bu Atatürkçü mirasa dayandırmaktadır. Yeni anayasa girişimine yönelik “emperyalizmin talebi” eleştirisi de, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesinin güncel bir yorumu olarak okunabilir.

Lenin’in Milliyetçilik Ayrımı: Gerici ve İlerici Milliyetçilik

İlerici milliyetçiliğin teorik dayanaklarından biri, Lenin’in milliyetçiliği “gerici milliyetçilik” ve “ilerici milliyetçilik” olarak ikiye ayırmasıdır. Lenin’e göre emperyalist milliyetçilik gerici, anti-emperyalist milliyetçilik ise ilericidir. Bu ayrım, milliyetçiliğin tek bir siyasi mantığa indirgenemeyeceğini, ezilen ulusların kurtuluş mücadelesinde ilerici bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Lenin, emperyalist devletlerin ezilen uluslara yönelik sömürü ve baskısına karşı çıkan milliyetçi hareketleri desteklemiş; bu hareketlerin ulusal bağımsızlık ve egemenlik taleplerini, dünya devrimi perspektifi içinde ilerici bir moment olarak değerlendirmiştir. Türkiye örneğinde bu çerçeve, Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist niteliğini ve Türk milliyetçiliğinin emperyalizme karşı direniş işlevini açıklamak için kullanılmaktadır. Lenin, Türkiye’nin emperyalist devletlerin yağmasına şiddetle karşı koyduğunu ve hatta en azılı emperyalistlerin bile geri çekilmek zorunda kaldığını belirtmiştir. Bu argüman, milliyetçiliğin ezilen ulusların kurtuluş mücadelesinde ilerici bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Ancak bu ayrımın eleştirel bir sınırı da vardır: Lenin’in “ilerici milliyetçilik” tanımı, milliyetçiliği sınıf mücadelesinin bir aracı olarak konumlandırırken, milliyetçiliğin kendi başına bir özgürleşme projesi olamayacağını ima eder. Bu çerçevede ilerici milliyetçilik, ancak anti-emperyalist ve toplumsal adaletçi bir perspektifle eklemlendiği ölçüde ilerici sayılabilir; aksi halde “gerici milliyetçilik” kategorisine kayma riski taşır.

Attilâ İlhan’ın “Ulusal Sol”u: İlerici Ulusalcılığın Entelektüel Sentezi

Atatürk milliyetçiliğinin ilerici yorumunu en sistematik biçimde geliştiren entelektüel figürlerden biri Attilâ İlhan’dır. İlhan, kendisini “milliyetçi, Kemalist ve sosyalist” olarak tanımlamış ve bu üç aidiyeti “Ulusal Sol” düşüncesi altında sentezlemiştir. Onun için milliyetçilik, sosyalizmin bir alternatifi değil, aksine Türkiye gibi emperyalist baskı altındaki bir ülkede sosyalizmin zorunlu bir bileşenidir.

İlhan’ın Ulusal Sol düşüncesinin temel dayanağı, Batılı olmayan toplumların temel çelişkisinin sınıf çelişkisi değil, emperyalizm ile ulusal toplum arasındaki çelişki olduğu tespitidir. Ona göre Batı’da burjuvazi ile proletarya arasındaki “iki millet” ayrımı Türkiye için geçerli değildir; çünkü Türkiye’de tüm sınıflar emperyalist sömürü karşısında ortak bir kaderi paylaşmaktadır. Bu nedenle sosyalizm, Türkiye’de ancak ulusal bağımsızlık mücadelesiyle eklemlenerek anlam kazanabilir. İlhan bu çerçevede Kemalizm’i, “mazlum milletlerin savunucusu” ve anti-emperyalist bir hareket olarak yorumlamış; Mustafa Kemal’in siyasette, iktisatta ve kültürde tam bağımsızlığı hedeflediğini vurgulamıştır.

İlhan’ın Ulusal Sol’unun üç sacayağı ulusal bağımsızlık, ulusal kalkınma ve ulusal tabana dayanma ilkeleridir. Bu ilkeler, Atatürk milliyetçiliğinin tam bağımsızlık ve millî egemenlik vurgusuyla doğrudan örtüşmektedir. İlhan, bu sentezi “Mavi” dergisi çevresinde geliştirdiği “sosyal realizm” tartışmalarıyla edebiyat alanına da taşımış; sanatın ulusal kültürden kopuk olamayacağını savunmuştur. Ona göre Türkiye solu, Batılı kalıpları taklit etmek yerine bu ülkenin tarihsel ve kültürel gerçekliğine dayanmalıdır.

İlhan’ın Ulusal Sol düşüncesi, Türkiye’deki laik-cumhuriyetçi ulusalcılığın entelektüel arka planını oluşturması bakımından önemlidir. Barolar üzerinden yükselen muhalif ulusalcılığın “emperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgusu, İlhan’ın on yıllar önce formüle ettiği çerçeveyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Ancak İlhan’ın sentezinin ayırt edici yanı, milliyetçiliği sosyalist bir perspektifle birleştirerek onu statüko savunusundan çıkarma potansiyeli taşımasıdır. İlhan için ulusal bağımsızlık, toplumsal adaletle birlikte düşünülmediği sürece eksik kalır; bu yönüyle onun Ulusal Sol’u, günümüz laik-cumhuriyetçi ulusalcılığına ilerici bir derinlik kazandırabilecek teorik bir kaynak sunmaktadır.

Sonuç

Türkiye’de milliyetçiliğin halk tabanı ile iktidar arasındaki ayrımı, aynı zamanda ilerici ulusalcılığın sınırlarının da sınavıdır. İktidar milliyetçiliği, egemenliği siyasi iradeyle özdeşleştirerek milliyetçiliği iktidarın yeniden üretim aracına dönüştürürken; laik-cumhuriyetçi ulusalcılık, egemenliği cumhuriyetin kurucu ilkelerine ve anayasal düzene bağlayarak emperyal müdahaleye ve otoriter anayasal yeniden yapılanmaya karşı bir egemenlik söylemi geliştirmektedir.

Bu potansiyelin en güçlü dayanağı, Atatürk’ün milliyetçilik tarifidir. Tam bağımsızlık, millî egemenlik ve akılcı-birleştirici karakter eksenlerinde tanımlanan bu tarif, milliyetçiliği dar bir soy ve kan bağına indirgemeden, ortak tarih ve gelecek tasavvuru etrafında birleştiren ilerici bir çerçeve sunmaktadır. Lenin’in gerici-ilerici milliyetçilik ayrımı, bu çerçeveye anti-emperyalist bir teorik derinlik kazandırmakta; Attilâ İlhan’ın “Ulusal Sol” düşüncesi ise milliyetçiliği sosyalist bir perspektifle birleştirerek ulusal bağımsızlık ile toplumsal adaleti bir arada düşünmeye imkân tanımaktadır. Türkiye’de bu gelenek, 1960’ların Yön/TİP/MDD hareketlerinden İlhan’ın Ulusal Sol’una ve günümüz laik-cumhuriyetçi ulusalcılığına kadar uzanan bir süreklilik göstermektedir.

Ancak bu potansiyelin ne ölçüde demokratik bir projeye dönüşebileceği, önümüzdeki dönemde demokratik taleplerle kuracağı eklemlenme ilişkisine bağlı olacaktır. Laik-cumhuriyetçi ulusalcılığın, Atatürk mirasının çağdaş ve birleştirici yorumuna, Lenin’in anti-emperyalist milliyetçilik tanımına ve İlhan’ın Ulusal Sol’undaki toplumsal adalet vurgusuna sadık kalarak demokratik ve kapsayıcı bir egemenlik söylemi geliştirme imkânı mevcuttur. Dolayısıyla Türkiye’de milliyetçiliğin halk tabanı ile iktidar arasındaki ayrımı, yalnızca bir söylem rekabetini değil, aynı zamanda Atatürk’ün ilerici milliyetçilik mirasının, Lenin’in anti-emperyalist milliyetçilik tanımının ve İlhan’ın Ulusal Sol sentezinin güncel siyasette ne ölçüde işlevsel kılınabileceğini de ortaya koymaktadır.

Kaynakça

[1] Nazan Kahraman, “Attila İlhan ve ulusal kültür sentezi kavrayışı,” Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012.

[2] “Attila İlhan: Türk Siyasal Düşüncesine Ulusalcı Edebî Bir Katkı,” Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2016.

[3] “Attilâ İlhan ve ‘Ulusal Sol’ Düşüncesi,” DergiPark.

[4] “Attilâ İlhan’ın Ulusal Sol Düşüncesinde Ulusalcılık Tezi,” DergiPark.

[5] Selin Gücüm, “La nouvelle vague de nationalisme chez les jeunes turcs,” IRIS, 16 Aralık 2025.

[6] “The partisan politics of foreign policy: explaining Turkey’s ‘nationalist turn’ and its involvement in the 2020 Karabakh war,” Taylor & Francis Online, 2024.

[7] “Milliyetçiliğin Dönüşümü ve ‘Genç’ Yüzleri,” İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi, Nisan 2025.

[8] “Atatürkçü-seküler milliyetçilik: demokratik damar ile Jakoben vesayet arasındaki ayrım,” Toplum Çalışmaları Enstitüsü, 2025.

[9] “Barolarda seçim: Hangi ilde kim kazandı?,” Bianet, 12 Ekim 2026.

[10] “İstanbul 2 No’lu Baro seçiminde AK Parti’nin desteklediği aday kaybetti,” Karar, 11 Ekim 2026.

[11] Atatürk Ansiklopedisi, “Atatürk ve Milliyetçilik,” ataturkansiklopedisi.gov.tr.

[12] Atatürk Ansiklopedisi, “Atatürk İlkeleri,” ataturkansiklopedisi.gov.tr.

[13] Şerafettin Turan, “Atatürk Milliyetçiliği,” Belleten, belleten.gov.tr.

[14] V. İ. Lenin, “Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Hareketleri,” Seçme Eserler.

[15] V. İ. Lenin, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması,” 1917.

Bunlara da bir göz atın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir