“Bu makalemde yazdıklarım benim kişisel gözlemimdir; yıllardır yaptığım araştırmalar, karşılaştığım kişiler, gördüğüm belgeler ve tanıklıklar neticesinde oluşmuş bir kanaattir. Bu nedenle tarihi yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olarak değil, günümüze etkileri devam eden uzun soluklu mücadeleler olarak değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.”
Uzun yıllardır tarih araştırmaları yapıyor, arşivleri inceliyor, farklı kaynakları karşılaştırıyor ve yaşadığım coğrafyanın geçmişini anlamaya çalışıyorum. Bu süreç içerisinde ulaştığım bazı sonuçlar var. Bunlar mutlak doğrular değildir; ancak gözlemlerimin, okumalarımın ve yaşadığım tecrübelerin bende oluşturduğu kanaatlerdir.
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok olayın yalnızca günlük siyasetle açıklanamayacağını düşünüyorum. Çünkü tarih bize göstermiştir ki savaşlar her zaman kılıçla yapılmaz. Bir milleti yenmenin tek yolu ordular göndermek değildir.
Bir milleti yenmenin tek yolu ordular göndermek değildir.
.Tarih boyunca savaşlar;
• Din üzerinden yapılmıştır.
• Ticaret üzerinden yapılmıştır.
• Evlilikler üzerinden yapılmıştır
• Eğitim üzerinden yapılmıştır.
• Kültür üzerinden yapılmıştır.
• Bürokrasi üzerinden yapılmıştır.
• Nüfuz ve etki alanları oluşturularak yapılmıştır.
Bazen bir kale kuşatılarak alınır, bazen de o kalenin kapıları içeriden açılır.
İşte bu nedenle tarih incelenirken yalnızca savaş meydanlarına bakmak yeterli değildir. Asıl mücadelelerin önemli bir bölümü toplumların zihinlerinde, inançlarında, kültürlerinde ve yönetim sistemlerinde yaşanır. Bugün birçok insan Bizans İmparatorluğu’nun İstanbul’un fethiyle birlikte tamamen ortadan kalktığını düşünmektedir.
Evet, Bizans Devleti yıkılmıştır. Ancak burada sorulması gereken asıl soru şudur: Bir devlet yıkıldığında onun bütün hedefleri, bütün hayalleri, bütün siyasi ve dini etkileri de yok olur mu?
Benim kanaatime göre devletler yalnızca ordularıyla değil, dini kurumları, kültürel yapıları ve tarihsel hafızalarıyla da yaşamaya devam ederler.) Bu nedenle Bizans İmparatorluğu’nun siyasi olarak yıkılmış olmasının, onun oluşturduğu dini, kültürel ve jeopolitik hedeflerin tamamen sona erdiği anlamına geldiğine inanmıyorum.
Tarih bunun böyle olmadığını göstermektedir. Roma İmparatorluğu yıkılmıştır ancak Roma’nın hukuk anlayışı yaşamaya devam etmiştir. İskender’in imparatorluğu parçalanmıştır ancak Helen kültürü yüzyıllarca etkisini sürdürmüştür.
Moğol İmparatorluğu dağılmıştır ancak oluşturduğu siyasi ve ticari ağlar uzun süre yaşamıştır. Aynı şekilde Bizans Devleti’nin siyasi varlığı sona ermiş olsa da onun oluşturduğu dini, kültürel ve jeopolitik mirasın tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Özellikle Ortodoks dünyasına baktığımızda, dini kurumların ve tarihi hafızanın yüzyıllar boyunca nasıl korunduğunu görebiliriz.
Bugün İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin başında bulunan Patrik I. Bartholomeos’un yıllardır dile getirdiği ekümeniklik taleplerinin de bu tarihsel süreçten bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Benzer şekilde Katolik dünyası da Vatikan etrafında yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. İslam dünyası da tarih boyunca yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir medeniyet ve siyasi etki alanı oluşturmuştur. Yahudi diasporası ise dünyanın farklı bölgelerine dağılmış olmasına rağmen kimliğini ve hafızasını korumayı başarmıştır. Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği göstermektedir:
Devletler ölür ama fikirler ölmez. Devletler yıkılır ama kültürler yaşamaya devam eder. Sınırlar değişir ama çıkar ilişkileri devam eder. Hanedanlar ortadan kalkar ama jeopolitik hedefler nesilden nesile aktarılabilir.
Pontusçuluk düşüncesinin ve Bizans mirası üzerinden şekillenen bazı ideallerin tamamen ortadan kalktığını düşünmüyor, bunların farklı yapılar içerisinde zaman zaman yeniden ortaya çıktığını gözlemliyorum. Bugün bazı çevrelerin yüzyıllardır devam eden tarihsel hedefleri farklı yöntemlerle sürdürmeye çalıştıkları yönündeki gözlemlerimi kamuoyu ile paylaşmayı bir görev olarak görüyorum.
Bu nedenle tarihsel olaylara bakarken yalnızca görünen yapıları değil, görünmeyen süreklilikleri de incelemek gerekir. Benim kanaatim odur ki Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bazı meseleler yalnızca bugünün siyasi tartışmaları olarak değerlendirilmemelidir. Bunların arkasında tarihsel hafızalar, kültürel etkiler, dini yapılanmalar, uluslararası çıkar ilişkileri ve jeopolitik hesaplar da bulunmaktadır.
Çünkü devletleri şekillendiren temel unsurlar yalnızca siyaset değildir. Devlet + Kültür + Çıkar + Jeopolitik + Din bir araya geldiğinde ortaya çok daha büyük ve uzun vadeli süreçler çıkmaktadır. Bugün yaşanan birçok gelişmeye baktığımda şu düşünce aklımdan çıkmıyor.
Türkiye üzerindeki mücadelenin sona ermediğini, yalnızca yöntem değiştirerek devam ettiğini düşünüyorum. Türkiye üzerindeki mücadele bitmemiştir, sadece yöntem değiştirmiştir.
Geçmişte kılıçla yapılan mücadelelerin bugün diplomasi, ekonomi, kültür, medya, eğitim ve dini yapılanmalar üzerinden sürdürüldüğünü görmek gerektiğine inanıyorum.
Dün ordularla yapılan mücadeleler bugün ekonomik baskılarla yapılabilmektedir. Dün kaleler kuşatılırken bugün zihinler kuşatılabilmektedir.
Dün sınırlar hedef alınırken bugün toplumların ortak kimlikleri hedef alınabilmektedir. Bu nedenle Türk milletinin dikkat etmesi gereken en önemli konu, tarihini doğru okumak ve geçmişten gelen uzun vadeli mücadeleleri görebilmektir.
Benim çağrım korkuya değil, şuura yöneliktir. Öfkeye değil, bilgiye yöneliktir. Fanatizme değil, araştırmaya yöneliktir. Çünkü tarihi bilmeyen toplumlar günü kurtarmaya çalışırken, tarihi bilen toplumlar geleceklerini inşa ederler.
Türk milletinin gücü yalnızca ordusunda değil; aklında, hafızasında, kültüründe, birliğinde ve milli şuurundadır. Ve unutulmamalıdır ki;
Bir millet geçmişini ne kadar iyi anlarsa, geleceğini de o kadar sağlam kurar. hadi konuşalım tartışalım açtığım şemsiyenin altına nasıl birlik olunur herkese gösterelim AMA SALA UMUTSUZLUĞA KAPILMAYALIM
Değerli dostlarım, iyi ki varsınız
Uluç Levent ERTURHAN 18 Haziran 2026

