Töreden Doğaya Türkler Türklerin Unutulan Çevre Ahlakı. İnsanlık tarihi incelendiğinde bazı milletlerin yalnızca kurdukları devletlerle değil, ortaya koydukları yaşam felsefeleriyle de öne çıktıkları görülür. Türk milleti de bu milletlerden biridir.
Binlerce yıllık tarih boyunca Türkler, yalnızca savaş meydanlarında gösterdikleri başarılarla değil; insan, toplum ve doğa arasındaki dengeyi korumaya yönelik anlayışlarıyla da dikkat çekmişlerdir.
Bugün dünya, çevre felaketlerinden iklim değişikliğine, su kaynaklarının tükenmesinden ormanların yok olmasına kadar birçok sorunla karşı karşıyadır. İnsanlık, teknoloji ve bilimde büyük ilerlemeler kaydetmesine rağmen doğayla olan ilişkisini sağlıklı bir zeminde kurmakta zorlanmaktadır.
Oysa Türklerin kadim yaşam anlayışına baktığımızda, doğayla uyumlu yaşamın yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olarak görüldüğünü fark ederiz.
Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerden itibaren sahip oldukları inanç sistemi, gökyüzüne ve yeryüzüne duyulan derin saygıyla şekillenmiştir. Türklerin “Kök Tengri” veya günümüz Türkçesiyle “Gök Tanrı” olarak ifade ettikleri yaratıcı anlayışı, evrenin düzenini ve insanın bu düzen içerisindeki yerini açıklayan bir düşünce sistemidir.
Ancak burada sıkça yapılan bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Türklerin inancı ne paganlıkla ne de günümüzde tanımlanan deist yaklaşımlarla örtüşmez. Türk düşüncesinde insan, Tanrı’nın bir parçası değildir; Tanrı da doğanın kendisi değildir. İnsan yaratılmıştır, doğa yaratılmıştır ve tüm varlıklar yaratıcı tarafından belirlenen düzen içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir.
Bu nedenle Türkler için doğa kutsal olduğu için değil, yaratıcı tarafından emanet edildiği için değerlidir. İşte bu anlayışın temelinde “TÖRE” bulunmaktadır.
Töre, yalnızca hukuk kuralları değil; aynı zamanda ahlakı, adaleti, toplumsal düzeni ve insanın çevresiyle ilişkisini belirleyen bir yaşam rehberidir. Türklerin yazılı anayasalardan çok daha önce oluşturdukları bu sistem, toplumun bütün kesimlerini bağlayan ortak kurallar bütünü olmuştur.
Türk devlet anlayışında yöneticiler bile törenin üzerinde değildir. Han, Kağan, Hakan veya Bey olarak adlandırılan yöneticiler, görevlerini ilahi bir lütuf olarak kabul edilen “kut” anlayışıyla yürütürlerdi. Ancak kut almak, sınırsız yetki sahibi olmak anlamına gelmezdi.
Aksine yöneticinin töreye bağlı kalma sorumluluğunu artırırdı. Töreyi bozan, adaletten ayrılan veya halkına zarar veren yöneticinin kutunu kaybedeceğine inanılırdı. Bu nedenle Türk devlet geleneğinde yöneticiler dahi kendilerini hukukun ve törenin üstünde görmemişlerdir. Bu anlayışın doğaya yansıması da son derece dikkat çekicidir.
Türkler, yaşadıkları coğrafyaları yalnızca ekonomik kaynak olarak değerlendirmemişlerdir. Bozkırlar, dağlar, nehirler, ormanlar ve hayvanlar yaşamın ayrılmaz parçaları olarak görülmüştür. Konar-göçer yaşam süren Türk boyları, göç ettikleri bölgelerde çevreyi tahrip etmemeye büyük özen göstermiştir. Avcılık yapılmış ancak ihtiyaç kadar yapılmıştır. Hayvan sürülerinin devamlılığı gözetilmiş, doğanın dengesini bozacak aşırılıklardan kaçınılmıştır.
Bir ağacın kesilmesi bile sıradan bir olay olarak görülmemiştir. Çünkü ağaç yalnızca odun kaynağı değil, yaşamın devamını sağlayan bir varlık olarak değerlendirilmiştir. Su kaynaklarının temiz tutulması, otlakların korunması ve toprağın bilinçsizce tüketilmemesi törenin doğal sonuçları arasında yer almıştır.
Bugün çevrecilik adı altında konuşulan birçok kavramın, Türklerin günlük yaşamında binlerce yıl önce uygulandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Elbette tarih boyunca Türkler de diğer milletler gibi farklı inançlarla karşılaşmışlardır. İpek Yolu’nun geçtiği geniş coğrafyalarda yaşayan Türk toplulukları, Budizm’den Maniheizm’e, Hristiyanlıktan İslamiyet’e kadar birçok inanç sistemiyle temas kurmuştur.
Türklerin farklı dinlere yaklaşımı çoğu zaman düşmanlık temelinde değil, anlama ve değerlendirme temelinde gerçekleşmiştir.
Özellikle Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde yaşayan Türklerin İslamiyet’le karşılaşmaları, tarihimizin önemli dönüm noktalarından biridir. Türkler, İslamiyet’in tek yaratıcı inancı ile kendi inanç dünyalarında bulunan birçok ortak noktayı görmüş ve zaman içerisinde büyük ölçüde İslamiyet’i benimsemişlerdir.
Bu süreç kılıç zoru ile yada bir gecede yaşanmamış, yüzyıllar boyunca devam eden sosyal ve kültürel etkileşimlerle gerçekleşmiştir. Ancak din değişse de Türklerin doğaya, adalete ve insana bakışında bulunan birçok temel değer yaşamaya devam etmiştir. Anadolu’ya gelen Türkler de beraberlerinde yalnızca kılıçlarını değil, aynı zamanda bu kültürel birikimi taşımışlardır.
Anadolu’nun farklı bölgelerinde kurdukları yerleşimlerde insanı merkeze alan bir anlayış geliştirmişlerdir. Farklı inançlara ve kültürlere gösterilen hoşgörü, vakıf kültürü, hayvanlar için kurulan vakıflar, yol kenarlarına yapılan çeşmeler ve kuş evleri bu anlayışın somut örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ne var ki günümüzde geldiğimiz noktada, geçmişten devraldığımız bu çevre ahlakından önemli ölçüde uzaklaştığımızı görmekteyiz. Bugün bir piknik alanına gittiğimizde geride bırakılan çöpleri görüyoruz. Sahillerde plastik atıklarla karşılaşıyoruz. Ormanların bilinçsizce yok edildiğine şahit oluyoruz. Akarsuların kirletildiğini, tarım alanlarının zarar gördüğünü görüyoruz.
Teknoloji ilerledikçe çevre bilincimizin de aynı oranda gelişeceğini düşünmüştük. Ancak görünen o ki medeniyet yalnızca teknoloji üretmekle ölçülmüyor. Gerçek medeniyet, insanın yaşadığı çevreye gösterdiği saygıyla ölçülüyor.
Bugün dünyanın en önemli tartışma başlıklarından biri olan iklim değişikliği ve buna bağlı olarak çıkarılan iklim politikaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. İklim konusunda alınan tedbirlerin amacı doğayı korumak olmalıdır. Ancak hangi yasa hazırlanırsa hazırlansın, hangi uluslararası anlaşma imzalanırsa
imzalansın, eğer insanların zihninde doğaya karşı bir sorumluluk bilinci oluşmuyorsa kalıcı başarı sağlamak mümkün değildir. Kanunlar insanları belirli ölçülerde yönlendirebilir. Fakat doğayı koruyacak olan asıl güç, insanların vicdanında yaşayan çevre ahlakıdır.
Belki de bu nedenle geçmişe dönüp bakmak zorundayız. Çünkü atalarımızın bize bıraktığı miras yalnızca fethedilmiş topraklar veya kurulmuş devletler değildir. Asıl miras; insanın doğayla uyum içinde yaşayabileceğini gösteren bir hayat anlayışıdır. Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey budur.
Çünkü toprağı korumak, suyu korumak, ağacı korumak ve canlıları korumak yalnızca çevrecilik değildir; aynı zamanda insanlığımızı korumaktır. Türk töresi yüzyıllar boyunca bunu öğretmiştir. Belki de geleceği inşa ederken ihtiyaç duyduğumuz en önemli şey, geçmişin bu kadim bilgeliğini yeniden anlamak ve yaşamımıza taşıyabilmektir.
Levent Erturhan 21 Haziran 2026

