Her ışık, varlığını karanlıkla birlikte anlamlı kılar. Karanlık olmasaydı, ışığın değeri bilinmezdi. Cumhuriyet de böyle doğdu: Bir imparatorluğun küllerinden, cehaletin, yoksulluğun ve teslimiyetin karanlığından yükselen bir aydınlanma ışığıydı. O ışık yalnızca bir yönetim biçimini değil; aklı, bilimi, yurttaşlığı ve eşitliği temsil ediyordu. Ancak zamanla bu ışığın etrafındaki karanlık azalmadı; aksine farklı biçimlerde yeniden üretildi. Ancak her ışık kaynağının etrafı karanlıkla çevrilidir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında atılan adımlar, yalnızca siyasal değil, toplumsal bir devrim niteliğindeydi. Egemenliğin bir aileden ya da zümreden alınıp halka verilmesi, bireyin “kul” olmaktan çıkıp “yurttaş” haline gelmesi demekti. Bu dönüşüm sancılıydı; çünkü yüzyılların alışkanlıkları, inançları ve çıkar ilişkileri kolay terk edilmezdi. İşte bu yüzden Cumhuriyetin ışığı, daha doğduğu anda karanlıkla çevriliydi.
Bu karanlık bazen cehalet olarak ortaya çıktı, bazen çıkar çatışmaları, bazen de korku şeklinde. Aydınlanma, her zaman rahatsız edicidir; çünkü sorgulatır. Cumhuriyet de sorgulattı: Otoriteyi, geleneği, dogmayı. Bu nedenle onu içselleştirmek yerine yalnızca kabullenenler oldu. Işığı taşıması gerekenler, onu bir emanetten çok geçici bir araç olarak gördü.
Zaman ilerledikçe Cumhuriyetin ışığı zayıflamadı belki, ama ona bakmayı reddeden gözler çoğaldı. Sonraki kuşakların bir kısmı, bu ışığın hangi karanlıktan çıktığını bilmeden büyüdü. Cumhuriyet, onlar için kazanılmış bir hak değil, zaten var olan doğal bir durum gibi algılandı. Oysa aydınlanma, sürekli korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir süreçtir. Sahip çıkılmadığında, ışık kendiliğinden sönmez; üstü örtülür.
Cumhuriyetin özündeki laiklik, hukuk devleti, eğitimde bilimsel yaklaşım ve kadın-erkek eşitliği gibi değerler zamanla tartışmalı hale getirildi. Bu değerler, çağdaşlaşmanın temel taşları olmaktan çıkarılıp “geçmişe ait tercihler” gibi sunuldu. Böylece ışığın rengi soldu, gücü azaldı. Oysa sorun Cumhuriyette değil, onu yaşatması gerekenlerin ilgisizliğinde ve sorumluluktan kaçışındaydı.
Bugün gelinen noktada karanlık, artık eski karanlık değildir. Daha karmaşık, daha örgütlü ve daha gürültülüdür. Işığı tamamen söndürmek yerine, onu itibarsızlaştırmayı hedefler. Cumhuriyetin kavramlarını kullanır ama içini boşaltır; adını anar ama ruhunu reddeder. Bu, en tehlikeli karanlık türüdür, çünkü aydınlık görüntüsü altında ilerler.
Yine de her ışığın bir özelliği vardır: Tamamen yok edilemez. Üzeri örtülse de, zayıflasa da bir kıvılcım mutlaka kalır. Cumhuriyetin ışığı da bugün o kıvılcımdadır. Onu yeniden güçlendirecek olan şey, nostalji değil bilinçtir. Geçmişe övgü değil, değerlerin bugüne taşınmasıdır. Cumhuriyet, bir tarih sayfası değil, yaşayan bir iradedir.
Sonuç olarak, Cumhuriyetin ışığı dikkate alınmadığı için değil, kolay kazanılmış sanıldığı için zayıfladı. Oysa her kuşak, kendi karanlığıyla yüzleşmek ve kendi ışığını yakmak zorundadır. Cumhuriyet, bu ışığı yakabilmek için hâlâ en güçlü imkândır. Mesele, ona bakmaya cesaret edip etmediğimizdir. Ona bakmak partilerin peşinden ayrılıp, MİLLETİN cesareti ile buluşacak DEVRİMDE saklıdır. Unutma!

